Çocukken yirmili yaşlarımızı düşündüğümüzde hayatın nasıl olacağını biliyorduk. Üniversiteye gidecek, arkadaşlarımızla güzel zaman geçirecek, sevdiğimiz işi yapacak ve sonunda hayatımızı kuracaktık. Yirmi yaşına geldiğimizde her şeyin biraz daha netleşeceğini sanıyorduk.
Peki neden yirmili yaşlara geldiğimizde cevaplardan çok sorularımız oldu?
Üniversitenin ilk yıllarında hayatın henüz fazla ciddi olmadığı bir dönem vardı. Ailemizden uzaklaşıyor, kendi evimize çıkıyor ve arkadaşlarımızla hayatın küçük bir provasını yapıyorduk. Birlikte ders çalışıyor, sabahlıyor, aşık oluyor, ayrılıyor, kavga ediyor, barışıyor ve ertesi gün yine aynı masada gülerek oturuyorduk. O zamanlarda da hayatımızda çözmemiz gereken şeyler vardı elbette ama en büyük fark, hiçbirini tek başımıza çözmek zorunda olmadığımızı düşünmemizdi.

Büyümeyi beklerken
Yirmilerimizin ortasında kep attık, ağladık, okul bitti ve hepimiz kendi yolumuzu bulmaya başladık. O sıralarda bunun ne kadar büyük bir değişim olduğunu anlamadık aslında. Çünkü mezuniyet fotoğraflarında hala aynı insanlardık.
Sonra biri başka bir şehre, biri başka bir ülkeye gitti, biri işe başladı, biri evlendi ve biri hala ne yapmak istediğini bulmaya çalıştı. İlk kez aynı yaşta olmanın aynı yerde olmak anlamına gelmediğini gördük. Bir zamanlar her gün gördüğümüz insanların hayatlarını artık uzaktan takip etmek belki de yetişkinliğin en garip tarafı mesela bir arkadaşımızın hayatında yeni bir şey olduğunda bazen eskisi gibi yanında değil de telefonun diğer ucunda olmak.
Peki arkadaşlıklarımız mı değişti yoksa artık hayatlarımızı paylaşacak kadar zamanımız veya enerjimiz mi yok?

Kendi zamanımıza yetişmeye çalışırken
24, 25, 26…
Bir noktada “daha öğrenciyim” diyerek bazı şeyleri erteleyemiyorsun. İş bulman, para kazanman ve kendi hayatını kurman gerekiyor. Çocukken kurduğun hayalin peşinden gitmek istiyorsun ama hayalinle gerçek hayat arasındaki mesafeyi ilk kez görüyorsun. Bir şeyi çok istemek ona ulaşmak için yeterli değilmiş bunu öğreniyorsun ve özellikle de herkes kendi yolunu bulmuş gibi görünürken sen hala nereden başlayacağını düşünüyorsan bu biraz can sıkıcı olabiliyor. Bazen bir arkadaşının yeni işini kutlarken kendi işsizliğini, bir arkadaşının evliliğini konuşurken kendi geleceğini, bir arkadaşının yurt dışına taşınmasını izlerken neden hala aynı yerde olduğunu düşünüyorsun.
Peki gerçekten herkes senden önce mi gidiyor? Yoksa artık hayatlarımız birbirleriyle kıyaslanamayacak kadar farklı mı?
Öğrenciyken de dertlerimiz vardı. Kalp kırıklıkları, arkadaşlık sorunları, sınavlar, gelecek kaygısı gibi ama bütün bunların yanında bir de birbirimiz vardık. Belki de bugün özlediğimiz şey tam olarak öğrencilik değil de birisinin kahve hazırlayıp herkesi uyandırdığı, saatlerce aynı evde oturabildiğimiz ve bir şey olduğunda kapısını çalabileceğimiz insanların bize çok yakın yaşamasının verdiği o kolaylık. Şimdi ise herkesin kendi hayat var. Farklı şehirler, farklı ülkeler, farklı işler ve farklı sorumluluklar evet sorunlarımız hala benzer ama artık aynı yükü taşımıyoruz. Yetişkin olmak belki de biraz bunu kabul etmek: Senin için çok ağır olan bir şey başkası için küçük olabilir ancak başkasının kolayca atlattığı bir şey senin bütün enerjini tüketebilir.
Yetişkinlikte arkadaşlıkların en güzel tarafı, her şeyi aynı anda yaşamak değil; hayatlarımız değişse bile birbirimizi anlamaya çalışmak.

Henüz gençken eskileri özlemek
Yirmili yaşların en tuhaf tarafı ise kesinlikle henüz çok gençken “eskiden ne güzeldi” demeye başlamamız. Bir kafede bütün gün oturmayı, plansızca arkadaşımızın evine gitmeyi ve aynı insanlarla her gün görüşmeyi özlüyoruz ama gerçekten o günlere mi dönmek istiyoruz yoksa o günlerdeki halimize mi? Düşününce o zamanlarda da her şey mükemmel değildi. Kavga ettik, ayrıldık, ağladık ve gelecekten korktuk aslında sadece bugün sahip olduğumuz sorunların yerinde başka sorunlarımız vardı. Belki de nostalji geçmişin daha güzel olduğunu düşünmek değil de bir şeyin artık aynı şekilde yaşanamayacağını fark etmek ve bu da büyümenin biraz acı tarafı.
Hepimiz yirmili yaşlarımızda hayatın bir noktada düzene gireceğini düşünüyoruz sonra o noktaya geldiğimizde bunun da başka bir başlangıç olduğunu anlıyoruz. 26 yaşında hala istediğimiz yerde olmayabiliriz, hayalimiz sandığımız kadar kolay olmayabilir, arkadaşlarımızın hayatı bizden çok farklı olabilir ve bazı şeyleri kaçırdığımızı düşünüyor olabiliriz ama kim belirledi ki hayatın böyle olması gerektiğini?
Belki otuzlu yaşlarımızda bugün kafamızı kurcalayan soruların bazılarına cevap vereceğiz, belki bugün çok istediğimiz şeyleri istemediğimizi fark edeceğiz ve belki de tamamen başka bir hayat kuracağız. Henüz bilmiyoruz ve yirmili yaşların en güzel tarafı da bu; her şeyin hala değişebilir olması.
Bir gün bugünleri de özleyeceğiz; şimdilik sıradan gelen bir kahvaltıyı, plansız bir buluşmayı saatlerce konuştuğumuz bir akşamı, geleceğimizden emin olmadan kurduğumuz hayalleri… O gün geldiğinde bugünlerin de hayatımızın en güzel dönemlerinden biri olduğunu anlayacağız ama bugün için bildiğim şu; yollarımız değişse de birbirimizin hayatlarından kaybolmayız.
Çünkü büyümek herkesten uzaklaşmak değil. Kendi yolunu bulurken, kimlerin senin yolunun bir parçası olduğunu unutmamak.