Sinema & TV

Youth dizisinin oyuncularıyla konuştuk: Büyümek hiç biter mi?

Youth dizisinin oyuncularıyla konuştuk: Büyümek hiç biter mi?

HBO’nun yeni dizisi Youth, elli yaşında yeniden flört etmeye başlayan bir kadını, habersizce üniversiteden eve dönen oğlunu ve saate hiç bakmamış bir İskoç’u anlatıyor. İlk iki bölümün ardından Sharon Horgan, Rupert Friend, Sharlene Whyte ve Aran Murphy’yle konuştuk.

Fotoğraflar: HBO Max Türkiye
Deşifre: Ekin Aydın

Sharon Horgan’a ilk cümlem bir itiraf içeriyordu: 29 yaşındayım ve bu dizi beni anlatıyor. Karşımda elli yaşında bir kadını oynayan, üstüne o kadını kendisi yazmış biri ve beş dakikamız vardı. Nezaket cümlelerine ayıracak vakit yoktu. Horgan az önce tam da bunu konuştuklarını söyledi: “On sekiz yaşında bir oğlanla elli yaşında bir kadın o kadar da farklı değil. Sürekli yeniden büyüyorsun.” Gençlerin okuldan çıkar çıkmaz ne olacaklarına karar vermek zorunda bırakılması onu kızdırıyor. “Bunu konuşmak bile beni geriyor. Herkes biraz rahatlasın.”

Youth, Horgan’ın hem yazıp hem başrolünde oynadığı yeni HBO dizisi. Alex Londra’da yaşayan, boşanmış, elli yaşında bir “yazar ajanı” (literary agent). Yaşlanan anne babası, büyümesi gerekirken büyüyemeyen bir oğlu, hem en yakın arkadaşı hem patronu olan Sam’i var. Bir de Patrick var. Dizinin anlatıcısı işi en baştan ortaya koyuyor: Hiçbir on yıl, elliden altmışa kadar olanı kadar hızlı geçmez. Alex hesabını da yapmış. Cinsel anlamda aktif bir insan olarak en fazla on yılı kalmış.

Sharon Horgan (Alex): “Ruhun genç kalıyor ama dizlerin çalışmıyor.”

Horgan diziye “otokurgu gibi bir şey” diyor ve onu bir üçlemenin son parçası sayıyor. İlki Pulling’di, otuzlarına girip hayatının hayal ettiği gibi gitmediğini fark eden kadınlar üzerine bir İngiliz komedisi. İkincisi Rob Delaney’le birlikte yazıp oynadığı Catastrophe: Londra’da bir haftalık bir ilişkiden hamile kalan İrlandalı bir kadınla Amerikalı bir adamın evliliğe doğru yuvarlanışı. Pulling’i hala izlemediğimi itiraf ettim. “Mutlaka izlemelisin ama bulması çok zor,” dedi. (Nasıl bulacağımı ona söylemedim.)

İlk bölümün adı Lockjaw, yani çene kilitlenmesi. Alex’in çenesi gerçekten kilitleniyor. Bedeni artık ona sormadan kararlar veriyor, aynada boynuna bakmaya tahammül edemiyor ama tırnakları parlak mavi. O ojeyi fark etmeme çok sevindi; dizi boyunca renk değiştiriyormuş. “Yaşlanan bir kadın olmanın büyük bir parçası bu. Sürekli kendini onarman, bir şeyleri örtmen gerekiyor. Artık hiçbir şey kolay değil.”

Sorum, hayatındaki her şey “evet” derken bedeni “hayır” diyen bir kadını neden yazdığıydı. Cevabı basitti: “Çünkü olan bu. Ruhun inanılmaz genç kalıyor ama dizlerin çalışmıyor.” Alex’in seks yaparken sadece kendi dizinin gıcırtısını duyduğu bir sahne yazmak istemiş. Anne babanın da sevimli yaşlılar olmasını istememiş. “Öfkeliler. Bedenin çöküyor, aklın çöküyor. Bunun canı cehenneme.” Alex tam ortada duruyor; bir yanda hayatta yerini bulamayan oğlu, öbür yanda artık bakmak zorunda kaldığı anne babası.

Görüşmeyi Alex’in g-string’leri için teşekkür ederek bitirdim, çünkü annem de 50’li yaşlarında hala onlardan giyiyor. Horgan cümleyi benim yerime tamamladı: “Elli yaşında g-string giyen kadınlara sevgilerimizle.”

İlk bölüm, Alex’in Patrick’le geçirdiği bir gecenin sonunda hiç beklemediği bir misafirle bitiyor. Üniversitede olması gereken oğlu Ruari haber vermeden eve dönüyor, annesinin yatağına girip uyuyor. Arkada Radiohead’den Everything In Its Right Place çalıyor. Horgan şarkıyı, haklarını alıp alamayacaklarını bilmeden bir buçuk yıl önce senaryoya yazmış. Sahneyi başka bir röportajında şöyle özetliyor: “Dizinin asıl konusu bu. Özgürlük bitti.”

Müzik zaten Horgan’ın alanı. İkinci bölümde LCD Soundsystem’den Fiona Apple’a, oradan Velvet Underground’a geçiliyor. Dublinli post-punk grubu Fontaines D.C.’yi koymayı da o istemiş, sordum. Çünkü seviyor! Elli yaşındaki bir kadının hayatı, sanki hala terli bir konser salonunda geçiyormuş gibi anlatılıyor.

Sharlene Whyte (Sam): “Hayatını toparlamış görünen yetişkinlerin çoğu bir şeyleri saklıyordur.”

Sam’i oynayan Sharlene Whyte’a en sevdiğim karakterin onunki olduğunu söyleyerek başladım. Dizide hayatını toparlamış görünen tek kişi o. Gerçekten öyle mi, yoksa sadece daha iyi mi saklıyor? “Hayatını toparlamış görünen yetişkinlerin çoğu bir şeyleri saklıyordur,” dedi. “Suyun üstünde kıpırdamadan duran ama altında bacaklarını deli gibi çırpan bir kuş gibi düşün. Sam bunda ustalaşmış.” Çalıştıkları edebiyat ajansı, babasından kalma, Sam onu kendi çocuklarına bırakmak istiyor. “(Sharon Horgan’ın canlandırdığı) Alex kadar vahşi olma lüksü yok. Ama bence derinlerde o da biraz vahşi.”

Hem en yakın arkadaş hem patron olmayı Horgan’la uzun uzun konuşmuşlar; Whyte bunu gerçek hayatta yaşamış biriyle de konuşmuş. İlişkiyi iki cümleye indiriyor: “Evet, en yakın arkadaşınım ama şu an dediğimi yap. Birazdan barda sarhoş oluruz.” Alex’e yaşça büyük, güvenli erkekleri öneren de Sam. Whyte’a göre bunda iş aklı yok, düpedüz endişe var. “Alex’in artık rahat bir hayatı olsun istiyor. Bırak o sana baksın, seni tatile götürsün…” Patrick’i de iyi tanıyor, üniversiteden arkadaşı. “Hiç yerleşik hayata geçmedi. Yerleşecek de değil, babe. Bırak gitsin.” Bu kısmı kendime aldığımı söyledim. “Bırak gitsin,” kısmını tekrarladı.

Aran Murphy (Ruari): “On sekiz yaşındaki erkekler için bu tarz içerikler her yerde.”

Ruari’yi Aran Murphy oynuyor. (Evet, Cillian Murphy’nin oğlu. Horgan onun için “showbiz çocuğu değil, gerçek bir çocuk” diyor; görüşmede de öyle, cümlelerini yarıda kesip baştan kuruyor, düşünerek konuşuyor.) Ruari günü telefonunda geçiren, bir yerde ortamı hiç okuyamayıp H*tler taklidi yapan bir oğlan. Murphy’ye her kuşağın çocukları radikal, ebeveynleri muhafazakar bildiğini, bu evdeyse işin tersine döndüğünü söyledim. Ruari’yi manosphere’in, yani erkekliği kadın düşmanlığı üzerinden tarif eden forumların, podcast’lerin, influencer’ların derinlerinde bir karakter olarak gördüğümü de ekledim.

İtiraz etti. Ruari’yi ne muhafazakar sayıyor ne de o dünyanın derinlerinde görüyor. “Dizinin doğru yaptığı şey, bu düşüncelerin ortamda dolaştığını göstermesi. On sekiz yaşındaki erkekler için özellikle, bu içerikler her yerde. Ama herkes o kadar derinde değil.” Ona göre en tehlikeli an, okuldan çıkıp ne olacağını bilmediğin o boşluk. “Kafan karışıksa, hayatta ne yapacağını, ne olacağını bilmiyorsan içine çekiliyorsun.” Karakterinin H*tler taklidini de ideolojiden çok bir tür kafa bulma durumuna bağlıyor; sıkı bir arkadaş çevresi olmayan, bütün gün telefonda yaşayan bir çocuğun ortamı okuyamamasıyla ilişkilendiriyoruz son olarak.

Ruari’nin odasında “the witches will rise again,” yani “cadılar yeniden yükselecek” yazan bir poster asılı. Kimin olduğunu sordum: Ruari’nin mi, yoksa manosphere’den önceki oğlanın mı? Murphy bunun çok komik bir soru olduğunu söyledi, çünkü aynı poster kendi odasında da varmış, annesine bir arkadaşı vermiş. Horgan çekimlerden önce ondan kendi yatak odasının ve arkadaşlarının odalarının fotoğraflarını istemiş. Sete geldiğinde posteri duvarda görmüş. “Anneler odana bir şeyler koyar, sen on sekiz yaşına gelene kadar dönüp bakmazsın. Sonra ‘Bu da ne?’ dersin. Yıllarca odamda durdu, ne olduğunu hala bilmiyorum.” (Bir cadı olarak bu cevaptan memnun kaldım.)

Rupert Friend (Patrick): “Yirmi bir yaşında her şey bitiyor, öyle mi? Ne kadar üzücü.”

Rupert Friend ise günün son görüşmesiydi, New York’tan bağlandı. Oynadığı karakter, Patrick; 47 yaşında, İskoç, hiç bağlanmamış biri. Friend ise İngiliz; çoğumuz onu Homeland’deki CIA ajanı Peter Quinn’den ya da Wes Anderson filmlerinden tanıyoruz. Bu dizide herkesin aynı anda büyüdüğünü söyledim: Alex ellisinde, Ruari on sekizinde, anne babalar bile coming-of-age yolculuğunda. Patrick en özgür kişi mi, yoksa en korkmuş olan mı? “Özgür gibi görünüyor, çünkü hayatın içinden gülerek geçiyor,” dedi. “Ama pek sorgulanmamış biri. Bundan korkuyor mu, yoksa hiç aklına mı gelmedi, orası ilginç.”

Patrick’i bir şakaya dönüştürmeden nasıl oynadığını sordum. “Çünkü bence karikatür değil. Büyük soruları sormayı seven insanlar var. ‘Neden buradayız, ruh eşimi bulacak mıyım?’ gibi. Bir de ‘Müziği aç, dans edelim, boş ver’ diyenler var.” İkisinden de bende biraz olduğunu söyledim. “O zaman iki kişiliğine de bir şey var,” dedi, diziyi kastederek. İskoç aksanı ona bir yöntemden çok bir duyum gibi gelmiş: Senaryoyu okurken Patrick’i öyle duymuş. Kitap okurken de başına geliyormuş.

Sonra izlerken kafamı en çok kurcalayan şeyi sordum: Patrick’in Türkiye’yle ne ilgisi var? Diziyi altyazısız izlemiştim ve bir telefon konuşmasında Türkiye geçtiğine yemin edebilirdim. Friend önce hatırlayamadı, bir an ikimiz de bunun benim sanrım olduğuna karar verdik. Sonra hatırladı: Patrick iş için Türkiye’ye gidiyor. Sanrı değilmiş.

Son soruyu gençliğe ayırdım. Büyümek hiç bitmiyor mu? “Umarım bitmez,” dedi Friend. “Büyümek çoğu zaman bir yere varmak sanılıyor. Yetişkin oldun, merakın, keşiflerin bitti. Yirmi bir yaşında her şey bitiyor, ne kadar üzücü.” Yanında olmayı sevdiği insanların her günü yeni bir keşif gibi yaşayanlar olduğunu söyledi. “Gençlik belli bir yaşta biten bir dönem değil. Hayatın şu an ne olduğuna açık ve meraklı olduğun bir zihin hali.”

İlk iki bölümden sonra bu cümleye itiraz edecek bir şey bulamadım. Sadece şunu ekleyeyim: Youth’un komedisinin çoğu, o zihnin artık diz kapaklarıyla pazarlık etmek zorunda kalmasından çıkıyor.

Youth’un ilk iki bölümü HBO Max’te. Kalan altı bölüm her pazartesi ekleniyor: 28 Eylül, 5, 12, 19 ve 26 Ekim. Final 2 Kasım’da, izledikten sonra bana yazmak isteyen olursa beklerim.

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.