Geçenlerde pazar kalabalığının arasında yürürken bir tezgahın başında kadınların kümelendiğini gördüm, gayriihtiyari gözüm oraya kaydı. Sebze meyve beklerken bir de ne göreyim. Dilimizden düşmeyen o meşhur markaların logoları birbirine karışmış şekilde tezgahı doldurmuştu.
Tezgahın sahibi, arkasındaki devasa lüks endüstrisine meydan okurcasına konuşuyordu: “İhraç fazlası bunlar abla. Orijinalinin birebiri. Etiketi bile üzerinde. Buyurun, bakın.” Adam öyle adanmış, öyle inanarak anlatıyordu ki pazar tezgahının önünde değil de Paris Moda Haftası’nda bir showroom’daymışım ve yeni koleksiyonu izleyecekmişim gibi hissettim.
Kadınlar çantaları evirip çeviriyor, dikişlerini inceliyor, rahatça fiyat soruyordu. En ufak bir gizleme çabası, çekince yoktu. Zaten herkes ne aldığının, tezgah sahibi de ne sattığının farkındaydı.
Bu sahneye birkaç yıl önce denk gelseydim muhtemelen yadırgardım. Eskiden sahte çanta kullanmak, bir şekilde üstü örtülmesi gereken, hafif mahcup bir durumdu. Çantanın gerçek olmadığı anlaşılmasın diye binbir takla atılır, kazara nereden alındığı sorulursa “Yurtdışından hediye geldi” denip konu hızla kapatılırdı. “Çakma” kelimesinin kendisinde bile insanı irite eden bir ton vardı. Şimdi bakıyorum da, o rahatsız edici his neredeyse tamamen kaybolmuş.

Bir zamanlar ifşa sebebi
Sosyal medyada sahte ürün kullandığı için ayıplanan influencer’lar ya da cemiyet hayatından isimler eskiden kıyameti koparır, hemen inkar yoluna giderdi. Birkaç örnekle burayı renklendirmek ve gözünüzde canlanmasını sağlamak isterdim fakat çok kurcalama taraftarı değilim.
Şimdiyse rüzgar tersine dönüyor sanki; stil sahibi, lüks dünyasının içinde yer alan isimler bile bunu artık saklamak yerine açık açık anlatıyor.
Geçenlerde Amanda Wakeley’nin podcast’inde Tanya Rose ile bir sohbetine denk geldim. Kadın açık açık, “Gerçek Birkin çantalarım çok değerli, hırsızlardan korktuğum için onları kasada saklıyorum” diyor. Hemen arkasından da ekliyor: İstanbul’a geldiğinde tur rehberi onu Kapalıçarşı’ya götürmüş, oradan imitasyon çantalar almış. Onları severek kullandığını anlatıyor. Yanında taşıdığı çantasını göstererek “Bu da onlardan biri sokakta dolaşırken çalındığında çok üzüleceğimi düşündüğüm için bu çözüm beni daha güvende hissettiriyor.” diyor.
Bunu söylerken ne savunma psikolojisine giriyor ne de ses tonu değişiyor. Bu kadar basit.
Moda buna benzer sahneleri daha önce de görmedi mi?
Aslında lüks dünyasının orijinal ve taklit ile imtihanı yeni bir mevzu değil. 80’li yıllarda Harlem’e gidelim. Dapper Dan adında bir tasarımcı, Gucci ve Louis Vuitton gibi devlerin logolarını ve monogramlarını kendi tasarladığı sokak kıyafetlerinde kullanıyordu.
Hip-hop dünyasının öne çıkan isimleri onun tasarımlarına oldukça ilgi gösteriyordu. Lüks markalar bu durumdan pek hoşnut değildi ve açılan davaların ardından Dapper Dan’in dükkanı 1992’de kapandı.
Dapper Dan ise yıllar sonra bu işin mantığını tek cümleyle özetlemişti;
“We have bootlegs and we have knockoffs. It is about creating something new.”
“Bizde bootleg’ler ve taklitler var. Mesele, onlardan yeni bir şey yaratmak.”
Dapper Dan, The Guardian, 2017.
Bu kavrama hakim olmayanlar için, Bootleg: Bir markanın logosunun, sembolünün veya tasarım dilinin izinsiz şekilde kullanıldığı; birebir kopya olmak zorunda olmayan ürün olarak tanımlayabiliriz.
Sonra ne oldu dersiniz? Zaman geçti, sokak kültürü lüks modayı esir aldı.
Yıllar sonra Gucci bu kez Dapper Dan’le iş birliği yaptı. 2017’de başlayan bu iş birliğinin ardından Harlem’deki atölyesi Gucci’nin desteğiyle yeniden açıldı.
Aslında “Gerçek”, “sahte”, “özgün” ya da “taklit” dediğimiz kavramların sınırları hiçbir zaman sandığımız kadar keskin ve kalıcı olmuyor.

Görünümlerimize yüklediğimiz karakter kalıpları
Hiçbirimiz o çantalara birer deri parçası olarak bakmıyoruz. Ya da o kıyafetler sadece kumaş parçalarının kesilip biçimlendirilmesinden ibaret değil.
Sokakta birinin kolunda ya da ayağında lüks bir marka gördüğümüzde zihnimiz otomatik olarak çalışmaya başlıyor. İyi giyinmişse başarılıdır, zevklidir, hayatı çözmüştür diye düşünüyoruz. Hatta o insanın ağzından çıkan laflara bile daha fazla kredi veriyoruz.
Psikolojide buna halo etkisi deniyor. Bir insandaki tek bir parıltı, onun tüm defolarını gözümüzde kapatabiliyor. Yani hayır, kolundaki pahalı çanta o insanı daha dürüst veya güvenilir yapmıyor. Ama biz öyle algılıyoruz. Markaların gücü de tam olarak burada yatıyor. Parayı ürüne değil; onun satın aldığı o statüye, saygınlığa ve illüzyona ödüyoruz.
Sessiz de olsa görünür olmak
Bugün modada iki uç var. Bir yanda markası asla anlaşılmayan, “İlgisi olanlar fark edecektir.” dediğimiz sessiz lüks akımı. Diğer yanda ise uzaktan bile göz alan devasa logolar, monogramlar. Zıt görünüyorlar ama ikisinin de derdi aynı: Statü diliyle konuşmak. Biri fısıldıyor, diğeri bağırıyor. Şimdi bu denkleme imitasyonlar da dahil oldu. Sosyal medyada bu görüntüleri o kadar çok görüyoruz ki bir süre sonra kanıksıyoruz.

Gerçek dediğimiz şey de biraz esnemedi mi?
Bu durum sadece modada ya da pazar tezgahlarından ibaret değil. Dönüp yaşadığımız çağa bakmamız lazım. Yapay zekanın geldiği noktada artık gördüğümüz bir fotoğrafın, izlediğimiz bir videonun, hatta duyduğumuz bir sesin bile gerçek olup olmadığından emin olamıyoruz. Birkaç saniyede birinin yüzü başka bir bedene dikiliyor. Hiç söylenmemiş sözler, sahibinin sesiyle internete düşüyor.
“Gerçek mi, sahte mi?” sorusu artık hayatımızın merkezinde bir şüphe bulutu.
Hal böyleyken, fiziksel dünyadaki plastik veya deri bir çantanın sahteliğine karşı ne kadar büyük bir ahlaki tepki verebiliriz ki? Sosyal ayıp duygusu ister istemez aşınıyor. Her gün dijital olarak kandırıldığımız, görüntülerin ve kimliklerin büküldüğü bir dünyada, pazar tezgahındaki sahte logo kulak tırmalamıyor artık.
Gerçeği ayırt etmek bu kadar zorlaşmışken, sahtelik şaşırtma gücünü kaybediyor.
Pazardaki o tezgaha geri dönersek
O kadınların çantalara bakışı şimdi bana çok daha insani ve anlaşılır geliyor.
Günün sonunda hepimiz benzer bir arzunun peşindeyiz: Beğenilmek ve iyi bir imaja sahip olmak. Belki de gerçek bir çantaya binlerce dolar dökmeden, o lüksün hissini ve görüntüsünü taşımak. Bu durum etik olarak doğru mu yanlış mı, orası ayrı bir tartışma konusu. Ama beni asıl cezbeden şey, dün bizi rahatsız eden, “varoşluk” veya “sahtekarlık” olarak görülen bir şeyin bugün nasıl bu kadar normalize olabildiği.
Galiba zamanla “Bu gerçek mi?” sorusundan sıkıldık ve daha basit bir yere tahliye olduk: “Güzel mi?”
Pazardaki o tezgahta gördüğüm şey lüksün kendisi değil, bizim lükse yüklediğimiz anlamın çoktan değişmiş olduğuydu. Muhtemelen birkaç yıl sonra bunu hiç konuşmayacağız bile. Çünkü insan, gözünün önünde duran şeyi eninde sonunda kanıksar. Belki de yakında bir çantaya bakarken soracağımız ilk şey orijinalliği olmayacak. Sadece tasarımını beğenip beğenmediğimize bakacağız. Pazardaki o sahne bize modadan çok daha büyük bir kırılmayı anlatıyor aslında.
Fotoğraflar: @banannasui, @gettyimagesfanclub