Bu yıl çok film izledim. Çoğu güzeldi, bazıları uzun süre benimle kaldı. Ama yılın sonunda aklımda kalan filmlerden çok, içimde kalan tuhaf histi. Sanki bu yıl olup bitenleri tek bir duyguya sığdırmak zorundaymışım gibi. Bu yüzden bir liste yapmaya karar verdim. Bu haftaki yazıda, yıl boyunca izlediğim ve beni bir yerden başka bir yere taşıyan beş filmden söz etmek istiyorum. Çünkü dönüp baktığımda, bu yılı anlatmak için takvimden çok bu filmlere ihtiyacım var. Hayatımda geçen, bu yılı benim için özetleyen beş film; belki de bu yılın kendisi, benim için, biraz buydu.

İçindekiler
Güzellik Bir Kapitalizm Algısı – The Ugly Stepsister
Bu yıl izlediğim ve beni derinden etkileyen yegane filmlerden biri sanırım The Ugly Stepsister oldu. Filmin anlattığı masal tanıdıktı ama bıraktığı his hiç değildi. İzlerken rahatsız edici olan şey çirkinlik değil, çirkinliğin ne kadar sistemli bir şekilde öğretildiğiydi. Güzelliğin kişisel bir mesele değil, sessiz bir beklenti olarak nasıl dayatıldığını görmek, bedenimle kurduğum ilişkinin ne kadar “bana ait” olduğunu yeniden düşünmeme neden oldu. Bu yıl, kendimi beğenmemeyi bırakmanın bir hedef değil, bir fark ediş olduğunu ilk kez bu kadar net hissettim.
Bazı Şeylerin Hayatında Değil Sadece Aklında Kalması Daha İyidir – Eternity
Eternity bana zamanı kontrol etme isteğimi fark ettirdi. Film, beklemenin romantik bir hâl olmadığını, bazen sadece beklemek zorunda kalmak anlamına geldiğini hissettirdi. İzlerken, hayatın bazı sorulara hemen cevap vermediğini ve bunun bir kusur olmadığını düşündüm. Hem aşk bir beklenti mi yoksa sadece evrilen bir şey mi? Bu yıl, her şeyin hızla netleşmesini istemenin beni ne kadar yorduğunu fark ettim. Bazı şeylerin ancak zamanla anlam kazandığını kabul etmek, belki de bu yıl kendime yaptığım en büyük iyilikti. Bazen sadece olması gereken olur, sonsuzlukta bile!
Bu Yıl İzlediğim En Güzel Şey – Nouvelle Vague
Nouvelle Vague’ı izlerken beni çeken şey, anlatının kendisinden çok, anlatmaktan kaçındıkları oldu. Film, hikayeyi toparlamaya çalışmıyor; karakterler bir yere varmak zorunda değil, duygular da mutlaka bir sonuca bağlanmıyor. Hayatta aslında böyle değil mi? İzlerken fark ettim ki benim de bu yıl en çok zorlandığım şey, her şeyi anlamlandırma çabasıydı. Hayatın bazen net bir anlatı sunmaması bir eksiklik değil, belki de en dürüst haliydi.. Hem birazcık estetikten kimseye zarar gelmez bence.
Nostaljinin Güvenli Alanı – Freakier Friday
Freakier Friday’yi bu yazıya almamın sebebi filmin kusursuz olması değil. Aksine, bazı filmleri seçme nedenimiz onların ne kadar “iyi” olduğu değil, bize ne hissettirdiği. Freaky Friday’in ilk filmi benim için çocuklukla ergenlik arasındaki o belirsiz dönemin filmlerinden biriydi. Bu yüzden ikinci filmi izlerken hikayeden çok, o yıllara geri dönme hissi ağır bastı. Film bana yeni bir şey öğretmedi belki ama tanıdık bir duygunun hala orada olduğunu hatırlattı. Bu yıl, her şeyi ileriye taşımanın zorunlu olmadığını, bazen geriye dönmenin de insanı ayakta tutabildiğini fark ettim. Ergen Su’ya selam olsun.
Hayatı Hafifletme Cesareti – Bridget Jones: Mad About the Boy
Bridget Jones: Mad About the Boy’u bu yazının içine bilinçli olarak aldım. Sonuçta bu Bridget Jones’un Günlüğü değil. Şaka bir yana bu film bana hafifliğin küçümsenecek bir şey olmadığını hatırlattı. Hayat her zaman düzelmiyor ama bazen biraz daha katlanılır hale geliyor. Kendini ciddiye almadan da büyüyebileceğini, yaş almanın illa bilgeleşmek değil, bazen sadece daha az sert olmak anlamına geldiğini düşündürdü. Bu yıl, her şeyi çözmek yerine bazı şeylere gülümseyebilmenin de bir tür olgunluk olduğunu fark ettim. Bazen 50’lerin sorunlarıyla epey erken yüzleşiyoruz tuhaf bir şekilde. Sanki başka derdimiz yok gibi, geleceğin yükünü de alıyoruz omzumuza.
Konu sinema olunca aslında dopdolu bir yıl geçirdik. Her ay konuşacak, tartışacak, üzerine düşünecek bir film vardı. Yine de bu yılın bende bıraktığı his, tamamlanmışlıktan çok bir hazırlık haliydi. Belki de bu yüzden 2026’ya daha umutlu bakıyorum. İzlemek istediğim, yazmak ve anlatmak istediğim çok fazla hikaye var. Seneye görüşürüz!!
Ha bu arada, bu Bridget Jones’un Günlüğü Değil
Fotoğraf: Su Karacan
İlginizi çekebilecek bir diğer yazı >>>>> Marty Supreme: Safdie gerginliğinin yeni rotası