Son zamanlarda arkadaş masalarında, ilişkilerin en konforlu sığınağı olan o meşhur cümle giderek daha sık fısıldanıyor: “Onu çok seviyorum sanırım bu yüzden affettim.”
Bir insanın aylardır maruz kaldığı ilgisizliği, manipülasyonları ya da gözünün içine baka baka söylenen yalanları tek bir cümleyle temize çıkarması ilk bakışta büyük bir fedakarlık gibi görünebilir ancak biraz daha yakından bakıldığında bunun her zaman erdemli bir duruş olmadığını fark etmek mümkün. Bazen affetmek iyileşmekten çok vazgeçmenin bazen de sevgi adına yapılan bir teslimiyetin başka bir adı olabiliyor.
Yakın çevrede, arkadaş sohbetlerinde ya da kalabalık akşam yemeklerinde sık sık aynı hikayelere rastlanıyor. Birinin son derece normal karşıladığı hatta neredeyse romantikleştirdiği davranışlar bir başkasına yalnızca kendinden ödün vermek gibi geliyor.
Peki birinin sevgi adına tolere ettiği şey, dışarıdan bakan biri için neden bu kadar ağır bir taviz gibi görünüyor?
Belki de mesele affetmenin kendisinden çok herkesin affetme eşiğinin farklı olması.
Kırmızı çizgiler nerede başlıyor?
Popüler kültürün, TikTok psikologlarının ve modern kişisel gelişim anlatılarının ortak noktada buluştuğu bir konu varsa o da affetmenin özgürleştirici olduğu fikri. Sürekli olarak yüklerden kurtulmaktan, hafiflemekten ve geçmişi geride bırakmaktan söz ediliyor. Tabii ki bunda yanlış bir taraf yok. Hayatın içinde yapılan küçük hataları büyütmemek, insani dalgınlıklara alan tanımak ve her kusuru bir karakter analizi haline getirmemek kuşkusuz olgunluğun bir parçası ancak sınır nereden geçiyor, neyi affediyoruz, kimi affediyoruz ve en önemlisi ne pahasına affediyoruz?
Bir insanın karşısındakini sürekli değersizleştirmesini, sınırlarını her gün biraz daha zorlamasını ya da güven duygusunu aşındırmasını sırf “Onu çok seviyorum” diyerek açıklamak mümkün olabilir. Sadece bu noktada affedilen şey karşı tarafın hatası değil de çoğu zaman yalnız kalma korkusu oluyor.
Bir insanı seviyor olmak, kırmızı çizgileri birer birer silmek için yeterli bir gerekçe olabilir mi? Bir ilişkide sadakatsizlik, saygısızlık ya da açık bir yalan bir kişi tarafından “her ilişki sınanır” düşüncesiyle karşılanırken bir başkası için geri dönülmez bir kırılma anlamına gelebiliyor. Masanın bir ucunda “olur öyle şeyler” denirken, diğer ucunda sessizce yükselen huzursuzluğun sebebi de tam olarak bu. Çünkü herkes aynı sınırlarla yaşamıyor. Birinin geniş gri alanı, bir başkasının kırmızı çizgisi olabiliyor.
Asıl yanılgı, affetmeyi mutlaka o insanla aynı masada oturmaya devam etmek sanmak oysa birini affetmek, onun yarattığı tahribatı kabul edip hayatından sakince çıkabilmek de olabilir.
İllüzyonlar ve gerçek çizgiler

Belki de affetme meselesini bu kadar romantik bir yerden konuşmamızın bir nedeni de yıllardır bize anlatılan aşk hikayeleri. Filmlerde, dizilerde ve kitaplarda aşk çoğu zaman biraz beklemek, biraz sabretmek, birkaç kez kırılmak ve sonunda yine birbirini seçmek demekti. Büyük aşkların önünde mutlaka bir engel olur, ayrılıklar kavuşmayı daha anlamlı, kırgınlıklarsa sevgiyi daha büyük yapardı. Açıkçası aşkı biraz da böyle öğrendik ve birini gerçekten seviyorsak beklememiz, anlamamız, ikinci bir şans vermemiz gerektiğini düşündük. Çünkü hikayenin sonunda karakterler birbirlerini yeniden seçiyorsa yaşanan bütün kırılmalar da bir şekilde anlam kazanıyordu. Oysa gerçek hayatın jeneriği yok. Yaşadıklarımızı bir hikayeye dönüştürüyor, kırıldığımız yerleri anlamlandırıyor ve bazen de sırf hikayenin sonunu değiştirmek istemediğimiz için aynı yerde kalıyoruz.
Peki sevgi nereye kadar?
Asıl soru “Onu hala seviyor muyum?” değil. “Bu ilişki hala benim için iyi bir yer mi?” sorusu. Herkesin affetme sınırı aynı olmak zorunda değil elbette. Birinin kolayca üzerinden geçtiği bir şey, başka biri için ilişkinin sonu olabilir. Burada doğru ya da yanlış bir eşik yok. Belki de önemli olan, affederken gerçekten sevgiden mi hareket ettiğimizi yoksa kaybetme korkusundan mı tutunduğumuzu kendimize dürüstçe sorabilmek.
Birini sevmekle onun yanında iyi hissetmek her zaman aynı şey değil ve aşkın en romantik tarafı her şeye rağmen kalmak değil de ne zaman kalmanın artık kendinden vazgeçmek anlamına geldiğini anlayabilmek.
Fotoğraflar: @normalpeoplehulu