Wellness

Bahar aylarında gerçekten daha iyi mi hissediyoruz?

Bahar aylarında gerçekten daha iyi mi hissediyoruz?

Duygular “iyi” ya da “kötü” diye ayrılmaz her biri değerlidir. Duygular, ihtiyaçlarımızın bir yansımasıdır. İhtiyaçlarımız karşılandığında belli duygular ortaya çıkar, karşılanmadığında ise başka duygular hissederiz. Bu yüzden bahar aylarında nasıl hissettiğimizi anlamak için, hangi ihtiyaçlarımızın karşılandığına ya da karşılanmadığına bakmak gerekir.

Bu noktada yeniden çerçeveleme gücümüz devreye girer. Mevsimlerden nasıl etkileneceğimiz tamamen bizim seçimimiz olmasa da, bu etkileri nasıl yorumlayacağımız büyük ölçüde bizim elimizdedir.

Artan güneş ışığıyla birlikte serotonin ve dopamin gibi mutlulukla ilişkili hormonların yükselmesi, açık havada geçirilen zamanın artması ve sosyal etkileşimlerin çoğalması ruh halimizi olumlu yönde etkileyebilir.

Ancak herkes için durum böyle değildir. Kimilerinde bahar ayları, içe kapanma, dışarı çıkma isteğinde azalma ve hatta duygusal zorlanmaların arttığı bir dönem olabilir.

Unutmamak gerekir ki tüm duygular canlıdır. Kişinin kendini kötü hissetmesi, onun “cansız” olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, içinde bir şeylerin hareket ettiğini gösterir. Peki bu mevsimde neden bazı insanlar daha coşkulu hissederken bazıları daha depresif olabilir?

Bahar, çiçeklerin açması, kuş sesleri ve doğanın uyanışı gibi pek çok sembolle birlikte gelir. Ancak bu semboller, geçmiş deneyimlerimizle de bağlantılıdır. Eğer geçmişte yaşadığımız üzücü olaylar belirli bir mevsime denk geliyorsa, o mevsimde kendimizi daha hassas hissedebiliriz. Tersine, güzel anılarla dolu mevsimler bize daha fazla canlılık ve neşe getirebilir.

 “Pierre-Auguste Renoir için bahar, yalnızca bir mevsim değil, bir duyguydu. Onun dünyasında bahar; özlediğini fark etmediğin bir sıcaklık, güzel bir şeyin yeniden başladığına dair içsel bir histi. Renoir’ın fırçasında bahar, takvimdeki bir dönem olmanın ötesine geçer; cilde değen güneşin sıcaklığına ve insanın içindeki o tarifsiz yaşam sevincine dönüşür.

Buna karşılık Edvard Munch için bahar; tazelenme ya da neşe değil, hastalık, kayıp ve melankolinin yeniden yüzeye çıktığı sarsıcı bir mevsimdi. Çocukluğunda annesini ve kız kardeşini bahar aylarında verem nedeniyle kaybetmesi, bu mevsimi onun zihninde derin bir acıyla ördü. Munch’un dünyasında doğanın uyanışı, insanın içindeki yaraların daha da görünür hale gelmesiydi.”

Sanatçıların yaşam öykülerinden ilhamla

Renoir’ın “yaşam sevinci” ile Munch’un “varoluşsal sancısı” arasındaki bu keskin fark, baharın tek bir anlamı olmadığını bize hatırlatır.

Sonuç olarak, bahar ne sadece mutluluğun garantisidir ne de zorlayıcı bir dönem olmak zorundadır. Kimimiz için yenilenme ve harekete geçme fırsatı, kimimiz için ise durup iç dünyamızı anlama zamanı olabilir. Önemli olan, mevsimin bizden ne beklediği değil; bizim o mevsimde kendimizle nasıl bir ilişki kurduğumuzdur.

Anın içinde kalarak, temas ederek ve bize iyi gelen küçük kaynakları fark ederek bu değişimlere daha kolay uyum sağlayabiliriz.

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.