Aren’t We All Saints?, Batuhan Demir tarafından oluşturulan ve yaşanmış deneyimlerden, hafızadan ve gözlemden doğan bir moda filmi ve koleksiyondur. Demir’in perspektifinden bu proje, güç, kırılganlık, utanç ve hayatta kalma kavramlarını, kimi bedenleri ötekileştiren, diğerlerini ise yücelten sistemler içinden ele alıyor. Çalışmanın merkezinde, sosyal damgalanma, kültürel tabular ve ekonomik baskılarla şekillenen ortamlarda insanların onurlarını nasıl korudukları, nasıl uyum sağladıkları ve yeniden talep ettikleri soruları yer alıyor.
Kendisine koleksiyonunun detaylarını ve ilhamlarını sorduk.

“Aren’t We All Saints?” başlığı senin için bir itiraz mı, yoksa kabulleniş mi? Kutsallık fikriyle kurduğun kişisel ilişkinin bu projede nasıl dönüştüğünü merak ediyorum.
Aren’t We All Saints? ilk şekillenmeye başladığında, onu besleyen duygu öfkeydi, topluma yönelik bir öfke, ama aynı zamanda bu hikâyenin içindeki insanlara karşı da bir öfke. Zamanla bu öfke yerini, insanların hayatta kalmak için ne kadar sık sık kendilerinden bir şeyler feda etmek zorunda kaldıklarını anlamaya başladıkça başka bir duyguya bıraktı. Yaşım ilerledikçe ve proje de geliştikçe, projenin başlığı da, görünür kılmayı seçtiğim hayatlar da bu ilk direnişi bir kabulleniş biçimine dönüştürdü. Benim için kutsallık her zaman insanların içinde var olmuştur; ancak insanlar kamuoyunda kötü, günahkâr ya da saf olmayan olarak algılanan eylemlere itildiklerinde bu kutsallık sıklıkla silinir. Nadiren görülen şey ise, bu seçimlerin arkasındaki bağlamdır: zorunluluk, önem, korku, sevgi. Kutsallığı artık ahlaki kusursuzlukta değil, insanın dayanma gücünün karmaşıklığında konumlandırıyorum.

Projenin merkezinde yer alan anne figürü, dirençle kırılganlığın aynı bedende buluştuğu çok güçlü bir sembol. Bu figürü kurgularken kişisel hafızan nerede bitiyor, kolektif bir hikaye nerede başlıyor?
Hayatımın hangi noktasında olaylara kuşbakışı bakmaya başladığımı bilmiyorum, ama bu anne figürüyle birlikte hikâye o kadar katmanlandı ki, onu bütünüyle anlatmak ya da görselleştirmek zorlaştı. Bunun nedeni kısmen kendi annemin bu figürü somutlaştırması; koleksiyonda yer alan görünümün de modeli olması. Bu da soyutlamadan ziyade son derece kişisel bir yerden yola çıkarak çalıştığım anlamına geliyor. Esmay Wagemans ile birlikte çalışarak bu görünümün görsel dilini geliştirdim. Kadın figürünün bedenini çevreleyen ve kısıtlayan erkek kollarının gölgesini kullanmak, görünmez kontrol sistemlerini fiziksel olarak görünür kılmak için bilinçli bir tercihti. Marloes Dadswell ile iş birliği içinde üretilen korseler de bedeni gerilim ve kısıtlama yoluyla şekillendirerek bu dili sürdürdü. Aynı zamanda, annemin hikayesinin tek başına var olmadığını fark ettim. Onun hikayesi projeye dahil olduğu anda, aynı zamanda sessiz yükleri ve fedakarlıkları taşımaya zorlanan, ancak yine de en zorlu koşullarda ayakta kalmaları beklenen birçok kadının hikayesi haline geliyor. Kişisel hafızamın bittiği yer, onun bedeninin başkaları adına konuşmaya başladığı yerdir. Figürün otobiyografiden kolektif bir anlatıya dönüştüğü alan tam olarak burasıdır.

Koleksiyonda malzeme kullanımı oldukça belirleyici: sert yapılar, akışkan kumaşlar, parlak yüzeyler ve derin gölgeler bir arada. Tasarım sürecinde malzeme mi hikayeyi taşıdı, yoksa hikaye mi malzemeyi seçti?
Her zaman eskiz yaparak başlarım, ancak tasarımlar ancak onları kumaşla inşa etmeye başladığımda gerçekten kendilerini açığa çıkarır. Giysileri şekillendirirken sürekli ayarlar, atar ve yeniden kurarım; neyin bedene direndiğini ve neyin konuşmaya başladığını gözlemlerim. Başlangıçta zincir ve çiçeklerle süslenmiş, oldukça Rönesans hissiyatında bir kaftan olarak tasarlanan bir model vardı. Bu model, Medea ve Çocukları, Kuyudan Çıkan Gerçek, Phyllis ve Aristoteles ve Dante’nin İlahı Komedyası gibi gibi referanslardan beslenerek yaratılmıştı. Bu hikâyeler koleksiyonun ve filmin duygusal atmosferini güçlü biçimde şekillendirdi. Ancak bu görünüm, aradığım yoğunluğa hiçbir zaman ulaşamadı. Bu noktada dostum sanatçı Xam van Kempen’e ulaştım. Projenin anlatısını onunla paylaştıktan sonra, hikayeyi giysinin kendi başına yapabileceğinden çok daha doğru bir şekilde yansıtan bir resim yarattı. Bu tabloyu, bir önlük olarak konik bir sütyenin altında kullandım. Böylece kasıtlı olarak çarpık bir ‘ev hanımı’ duyarlılığını çağrıştıracak şekilde ev içi emek, erotik teşhir ve şiddet arasındaki gerilim bedenselleşti. Resimde, bir kadın poker masasının üzerinde bir erkeği neredeyse boğuyor. Bu imge, görünümün tüm yapısını değiştirdi. O anda hikâye malzemeyi takip etmedi; malzemenin hikâyeye teslim olması gerekiyordu.

Koleksiyonda beden, sürekli olarak kontrol edilen, bastırılan ya da kendini bir arada tutmaya çalışan bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Moda senin için bedensel ve duygusal gerilimleri görünür kılan bir araç diyebilir miyiz?
İnsan bedeni zaten fiziksel ve duygusal gerilimi taşır ve gösterir. Ben bunu icat etmiyorum; onun üzerine inşa ediyor, onu vurguluyorum.

Sence moda, hikayeyi anlatmayı seçtiğiniz kumarhane gibi, hayatta kalma performanslarının sergilendiği bir alan mı?
Hayatın kendisi bir performanstır; rolümüz olmadan doğarız ve sonrasında olan her şey inşa edilir. Moda benim için hayatta kalmaktan ayrı değildir ve bir tasarımcı ve couturier olarak fanteziyi reddetmiyorum; onu büyütürüm. Bu abartı içinde performans görünür hâle gelir. İnsanların giydikleri yalnızca nasıl görülmek istedikleriyle değil; aynı zamanda nasıl dayanabildikleriyle de ilgilidir.

Ek uzuvlar, korseler ve heykelsi formlar; güç, utanç ve baskıyı neredeyse fiziksel olarak hissettiriyor. Bir tasarımcı olarak, izleyicinin rahatsızlık hissetmesi sizin için aranan bir duygu mu?
Rahatsızlık hissi aktif olarak aradığım bir duygu değil. Ben öncelikle her zaman güzelliği ararım, – benim anladığım şekliyle olan güzelliği. Rahatsızlık ise sonrasında gelir. Anlattığım hikâyeler çoğu zaman huzursuz edici, ama ben onları belli bir kolaylıkla taşıyorum aslında; çünkü onları yaşadım ve başka bir gerçeklik bilmiyorum. Ancak izleyici için bu gerçeklikler yüzleştirici olabilir. Bu fark, ayrıcalık hakkında çok şey söylüyor aslında.
“Shame” kelimesini taşıyan mor elbise, utancı soyut bir kavram olmaktan çıkarıp bedene yapıştırıyor. Utanç üzerine çalışmak senin için politik bir eylem mi, yoksa daha kişisel bir yüzleşme mi?
Gençken utanç, beni birçok şeyden alıkoyan bir duyguydu. Yaş aldıkça, herkesin utançla farklı şekillerde yaşadığını fark etmeye başladım; kültürlerin, ailelerin, arkadaşlıkların ve genel olarak hayatın içinde. O zamanlar utanç kişisel bir yüzleşmeydi. Şimdi ise politik bir eylem haline geldi. Utanç insanları boğar; bedenin etrafında sıkılaşır, neredeyse nefesini keser ve hareket edemiyormuş gibi hissettirir.
Bu projede ihtişamın bir maske gibi işlediğini söylüyorsunuz. Sence sanat ve moda, maskeleri düşürmekle mi yükümlü, yoksa bazen onları daha da parlatan bir alan mı?
Sanat ve moda her zaman politiktir ve toplumsaldır; önceden de öylelerdi, şimdi de öyleler ve öyle de kalacaklar. Her parıltı ve ihtişam katmanının altında mutlaka bir hakikat yatıyor. Benim için sanat ve moda maskeleri düşürüp gerçekleri açığa çıkarmakla sorumludur; ancak bu süreç izleyiciye de bağlıdır. Onları hakikati açığa çıkarmakla maskeyi parlatmak arasında bir seçim yapmak zorunda değildirler; ikisinin arasındaki alanda var olurlar. Görkem bir stratejidir: önce baştan çıkarır, sonrasında ise altında yatanı açığa çıkarır. Ben güzelliği, aşırılığı ve gösteriyi gerçeklikten kaçmak için değil, insanları ona daha da yaklaştırmak için kullanıyorum. Maske asla hemen çıkarılmadan yavaş yavaş istikrarsızlaştırılır. Başlangıçta güçlü ya da göz alıcı görünen şey çatlamaya başlar ve o çatlakta nihayet gerçek olan görünür hâle gelir. Bu proje, onu benimle birlikte taşıyan insanlar olmadan var olamazdı. Özellikle sanat yönetmenliği için Ülkühan Akgül’e, set tasarımı için Klaar Straatman’a, prodüksiyon için Kaan Hiçyılmaz’a, fotoğraflar için Dion Bal’a, sinematografi için Gio Isenia’ya, süreç boyunca iş birliği, vizyon ve cömertlikleri
için Esmay Wagemans ve Xam van Kempen’e; ayrıca perde arkasında bu çalışmayı şekillendiren diğer pek çok kişinin adanmışlığına teşekkür etmek isterim.
Yaratıcı Yönetmen & Tasarımcı:
Batuhan Demir (@batuhandemir__)
Sanat Yönetmeni & Görsel Tasarımcı:
Ülkühan Akgül (@ulkuhan)
Prodüksiyon:
Kaan Hiçyılmaz (@hicyilmazkaan)
Set Tasarımı:
Klaar Straatman (@klaarstraatman)
Fotoğraf:
Dion Bal (@dionbal)
Fotoğraf Asistanı:
Eugene Berkovski (@tavarich_)
Görüntü Yönetmeni:
Gio Isenia (@gioisenia)
Görüntü Yönetmeni Asistanı:
Hendley Da Cruz (@hendleydacruz)
Işık Şefi (Gaffer):
Daan Derksen (@daandoetlicht)
Kamera Asistanı:
Harvey van der Gang (@harveydg)
Makyaj Sanatçıları:
Beau Pijpstra (@beaupijpstra)
Roos Tadema (@roostadema_)
Saç Tasarım Sanatçıları:
Lara Schepers (@larascheepers)
Mathieu Bronckhorst (@mathieubronckhorst.hairmakeup)
Atölye:
Fransizka Minnema (@fransiz63)
Marloes Dadswell (@marloes.dadswell)
Pablo Salvador Willemars (@pablosalvadorw)
İş Birlikleri:
Esmay Wagemans (@esmaywagemans)
Xam van Kempen (@xamvk)
Marka Partnerleri:
Skua Studio (@skua.studio)
Darkai Lab (@darkai_lab)
Modeller:
Karoliina Velleste (@vellestee) — @brooksmodelingagency
Chiara Pontier (@chiarajasmine) — @brooksmodelingagency
Fatoş Suna
Thunder Sheils (@thundersheils) — @vein.agency
Mierijn Blokzijl (@mierijn) — @scalamanagement
Winny Nzeyimana (@winnynz) — @solidmodelmanagement
Sem Meenhuis (@sem_m1) — @newgenerationmodels
Genel Asistan:
Isabell Kristiansen (@aikeiiiiii)
Stil Asistanı:
Martina Vojteková (@xmtxv)
Set Asistanı:
Jelena Bondt (@jelena_bondt)
İlginizi çekebilecek bir diğer yazı >>>>> Prada FW’26 Erkek Koleksiyonu’ndan ilhamla gardırobunuza ekleyebilecekleriniz