Bir gün bir partiye gittim ve bütün hayatım değişti. Biraz dramatik bir giriş cümlesi oldu, ancak New York’ta katıldığım Heated Rivalry temalı bir parti bana gece hayatı ve eğlenceden neler beklediğimi yeniden hatırlattı. Binbir heyecanla arkadaşları organize edip dışarı çıktıktan sonra kaç defa hüsranla eve döndüğümü artık hatırlamıyorum. Hüsranın sebepleri genelde aynı şeyler: çok iyi ve eğlenceli olduğu iddia edilen müziğin bana sadece kendini tekrar eden sözsüz ritimler gibi gelmesi, mekanın sıkışıklığı, içkilerin pahalılığı, partiye eğlenmek için değil sadece orada olmak için katılınması, gece hayatının insanları bir araya getirecek bir şey değil de tam tersi onları birbirinden daha soğutacak bir şey haline gelmiş olması…
Oysa son gittiğim partide bunların hiçbirini yaşamadım. Tüm dünyada düzenlenen “Heated Rivalry” partilerinin öncüsü Club 90’s: Heated RivalRave’in Kuzey Amerika turunun New York’taki son partisindeki deneyimim o kadar güzeldi ki temalı partilerin popüler kültürdeki işlevlerini inceleyerek bu tip partilerden neler öğrenebileceğimiz hakkında birkaç şey söylemek istedim.



Bundan yaklaşık üç ay önce yine Marie Claire Türkiye’de yayınlanan bir yazımda Rachel Reid’in romanlarından televizyona uyarlanan “Heated Rivalry”nin neden fenomen olduğu sorusuna yanıt aramıştım. Dizinin açık iletişimi, desteğini esirgemeyen arkadaş ve aileyi ve istediğinin peşinden gitmeyi ateşli bir aşk hikayesi içinde anlatması hepimize iyi gelmişti.
Üç hokey oyuncusu ve bir sanat tarihi öğrencisinin cinsel kimlikleriyle barışma ve aşklarını korkusuzca yaşamalarını tekrar tekrar izledik. Geçen üç ayda, “Heated Rivalry” fırtınası biraz dindi. TikTok’ta artık daha az Ilya & Shane “edit”leri önümüze düşmeye başladı. Artık birbirimize daha az “Heated Rivalry” meme’leri gönderiyoruz, dizinin oyuncuları daha çok yeni işleriyle kendinden söz ettiriyor. Ancak dizinin ekranlarımızdan yavaş yavaş çekilmesi onun popülerliğinin azaldığı anlamına gelmiyormuş. Bunu “Club 90’s: Heated RivalRave” partisinde gözlerimle gördüm.
New York’un en ikonik konser salonlarından biri olan Bowery Ballroom’da düzenlenen partide fark ettim ki dizinin eriştiği kült statüsü ekranların dışında oldukça çoşkulu yaşanıyor ve bu bize popüler kültürün moda ve eğlence hayatına sızışına dair yeni şeyler söylüyor.
Popüler kültürün kabına sığmaması
Bir şarkının, dizinin veya filmin popülerleştiği mecranın dışına çıkması her popüler kültür ürününe nasip olmaz. Lady Gaga konserine onun herhangi bir klibindeki look’uyla gitmek ya da Comic Con’a bir Marvel veya DC karakteri olarak katılmak Türkiye’de pek karşılaşmadığımız ancak ABD’de oldukça kabul gören davranışlar. Kimi zaman bir TV dizisinin veya filmin popülerliği o sene Cadılar Bayramı’nda insanların kostüm olarak karakterlere benzemek istemeleri ile de ölçülebiliyor. Ancak 2026 Mart’ının son haftası bir Cuma günü, yüzlerce insanı “Heated Rivalry” karakterleri olarak giyinmiş şekilde New York’un Lower East Side mahallesinde sıraya girmiş görünce “Heated Rivalry”nin ne kadar sadık bir hayran kitlesi yarattığını ve dizinin insanları moda yoluyla kendilerini ifade etme konusunda nasıl etkilediğini gördüm.
Bir yandan da düşündüm, bir Ajda Pekkan konserine “Eğlen Güzelim” klibindeki o harika kıyafeti ve saçlarıyla gitsek veya bir 90’lar partisine Süper Baba Fiko veya Kara Melek Yasemin olarak katılsak, fena olmaz mı? Eğlencenin sadece bir yere gitmeyle, bir etkinliğe katılmayla sınırlanmaması bizlere kendimizi ifade etmek için daha geniş alanlar açabiliyor.
Bu ifadenin çeşitliliği de nefes kesiciydi. Partiye katılanların kıyafetleri sadece Ilya Rozanov’un hokey üniforması veya Scott Hunter’ın muz desenli uğurlu çorapları gibi tahmin etmesi kolay parçalardan oluşmuyordu. Karakterlerin favori içecekleri ginger ale gazozunun kutuları ve küçük votka şişelerinden yapılmış taçlar veya Shane ve Ilya’nın yüzlerinin basıldığı ve dans etmekten terlediğinizde yelpaze olarak kullanılabilen lolipoplar gibi yaratıcı aksesuarlarla da partiye katılanlar bu hikayenin bir parçası olmayı deneyimliyordu.
Ancak benim için en orjinal kostüm Shane’i canlandıran Hudson Williams’ın SUPER SUPPORT isimli kısa filmde canlandırdığı “land leopard” (kara leoparı) kostümüydü. Bu kostüm bana Heated Rivalry sevgisinin dalga dalga yayılıp özellikle Hudson Williams ve Connor Storrie’nin yer aldığı her şeyi bir parçası yaptığını gösterdi. Ancak bu harika kostümler ve aksesuarlar, partinin Heated Rivalry kitaplarının ve dizisinin sınırlarını aştığı tek boyut değildi.
Edit, edit, edit




Bir televizyon dizisini veya filmi teması olarak belirleyen partilerden o kadar çok var ki, bazen organizatörler aradan sıyrılmak için katılımcılara çeşitli deneyimler sunmak zorunda kalıyorlar. Kimi partiler DJ performansı öncesinde diziye dair quiz yapıyor. Bazı partilerde kostüm yarışması yapılıp dizi karakterine en çok benzeyen kişi küçük bir hediyeyle ödüllendiriliyor. Daha önce yine New York’ta katıldığım bir “Heated Rivalry” partisinde Shane ve Ilya’yı canlandıran dansçılar sahneye çıkmış, partinin başında ve sonunda hikayeyi özetleyen, oldukça ateşli dans şovları yapmışlardı.
Ancak Heated RivalRave’in diğer partilerden farkı, partiyi Kuzey Amerika ve Avrupa’da tura çıkaracak kadar ünlü eden edit’leriydi. Partiyi düzenleyenler çalan şarkılara diziden görüntüleri bir araya getirdikleri özel edit’leri parti sırasında mekandaki dev ekranlarda gösterdiler. Mesela Lady Gaga ve Beyoncé’nin Telephone’u Shane’in son bölümde telefonda konuşurken Ilya’nın rahat durmaması sahnesi üzerine oldukça yaratıcı bir şekilde yerleştirilmişti. Veya Lady Gaga’nın LoveGame’inde Gaga her “disco stick” dediğinde ekranda devasa “hockey stick” kelimeleri görünüyor ve DJ’in yönlendirmesiyle partiye katılanlar şarkının sözlerini değiştirip hep bir ağızdan “I wanna take a ride on your hockey stick” diye bağırıyorlardı. Aralarından benim en beğendiğim, tabii ki birçok 4. bölüm sahnesinden bir araya getirilmiş Robyn’in “Dancing On My Own”una yapılan edit’ti. Şarkının herkes tarafından ezbere söylendiği an partinin en sıcak anlarından biri oldu.
Edit’lerin esas becerisi, seyirciyi angaje tutmada ve katılımcıların coşkulu tepkiler vermesini sağlamada saklı. Ekranda ne zaman soyunma odasında, duşta, otelde veya “cottage”daki ateşli sahnelerden parçalar görünse herkes büyük bir coşkuyla bağırıyordu. Bu coşkulu bağırmalar Ilya veya Scott şampiyonluk kupasını kaldırdığında, Rose anlayışlı bir şekilde Shane’in elini tuttuğunda, ya da Maria “gwörl” diyerek Kip’e baktığında da tekrarlandı. Arada mikrofonu eline alan DJ’in verdiği ve Trump ve göçmen politikalarını eleştiren ve cis-het’leri LGBTİ+’lara destek olmaya davet eden politik mesajlar da büyük alkış aldı. Partide karşılaştığım pek çok şey, popüler kültür ürünlerinin etkisini artırma yolunun bir topluluk yaratmadan geçtiğini bana bir kere daha gösterdi. Ayrıca günümüzde politik direniş gece hayatına kadar sızmış durumda. İfade özgürlüğünün korkusuzca yaşandığı partilerin tüm dünyada yaygınlaşmasını umut ediyorum.
“Heated RivalRave”in bir topluluğa ev sahipliği yaptığından bahsettim. Peki topluluk kimlerden oluşuyor? Partide ABBA’dan Bad Bunny’ye uzanan bir yelpazede çalınan şarkılar her yaştan seyircinin hedeflendiğini gösterse de partiye katılanların ezici çoğunluğu üniversite öğrencisi kadın+’lardan oluşuyordu. Bu demografik yapının doğal olarak ortaya çıkardığı bir rahatlık ortamını gözlemlediğimi not etmem gerekir. Kimse hem New York’ta hem de İstanbul’da katıldığım çoğu partideki gibi birbirini görmezden gelmedi, kimse etrafına soğuk titreşimler yaymadı. Aksine herkesin sanki tek amacı eğlenmek ve bunu yaparken başkalarının eğlencesine gölge düşürmemekti. Ayrıca neredeyse her partideki sağlamcı duruş bu partide yoktu. Mesela kimi sandalyeler yürüme ve ayakta durma zorluğu olanlara ayrılmıştı. Böyle küçük ayrıntıların düşünülmüş olması partilerin sadece eğlenilecek değil, bir şeyleri hatırlayacak, öğrenecek yerler olduğunu yeniden anlamamı sağladı.
Bir okul olarak parti mekanı
“Heated RivalRave”i yazmamın nedeni, “Bakın bir partiye gittim, neler yaşadım!” demek değil. Bu partinin bana hatırlattıklarının herhangi bir popüler kültür ürününün veya gece hayatının çevresinde topluluk yaratanlar ve onlara dahil olanların kulağına küpe olabileceğini düşünüyorum.
Herhangi bir dizinin veya filmin mesajını özümseyip bunu hayatının bir parçası yapmanın öyle üstten bakılacak, aşağılanacak bir yanı olmadığını anlatmak istiyorum. Hatta bunların aksine, böyle ortamlar benzer şeyler sevenlerle bir araya gelme ve hayatımızda iyice azalan coşkuyu başkalarıyla paylaşmamıza fırsat verebiliyor.



Gece hayatında kimsenin bilmediği ve dinlemediği şarkıları çalıp dinlemenin, surat asarak bir köşede durmanın, bir mekanda sadece kendisi varmış gibi davranmanın hala cool olduğu düşünülebilir ama bunun eğlendirici bir yanı var mı? Kesinlikle yok. Sadece eğlenmek isteyenleri bir tema veya bir popüler kültür fenomeni çevresinde birbirine bağlayan, onları birlikte şarkı söylemeye ve dans etmeye teşvik eden, katılanları hem işitsel hem de görsel olarak tatmin eden ve kapsayıcılıkta elinden geleni yapan daha fazla organizasyona ihtiyacımız var.
Umuyorum ki bu tip organizasyonlar her yerde çoğalır ve her dışarı çıktığımızda hüsranla eve dönmek yerine “Ya ne güzel bir geceydi!” demeyi yeniden hatırlarız.
Fotoğraflar: Gabrielle Ravet