Sinema & TV

Biraz yer kaplıyorum, kusura bakmayın

Biraz yer kaplıyorum, kusura bakmayın

Otuzlarımdan yirmilerine küçük bir not

Yirmilerimde yer kaplamamaya çalıştım.

Daha az konuşarak, daha az isteyerek, daha az görünerek…

Bedenimle başladım, karakterimle devam ettim. Görünmez kız olmaya fazlasıyla alıştım. İnsanların standartlarına uymak zorunda gibi hissettim. Kimse iyiliğimi düşünmüyor sadece eleştirerek kendini tatmin ediyordu.

Otuzlarıma geldiğimde fark ettim:

Sorun yer kaplamam değilmiş.

Sorun, bunu bir sorun sanmammış.

Hiçbirimiz mükemmel değiliz

Ama bunu neredeyse kişisel bir kusurmuş gibi yaşamaya zorlanıyoruz. Sebebi bazen toplum baskısı, bazen akran zorbalığı.

Sebep her ne olursa olsun, zamanla bu “küçük” kusurlar büyüyor; kendimizi tanımladığımız yerlere yerleşiyor. Ve bazıları, fark etmeden, hayatımızda derin izler bırakıyor.

Özellikle de büyük beden bir kadınsanız.

Güzellik algısının dışında kalan her şey, çoğu zaman eksi hanesine yazılıyor.

Listenin en başında ise kilo var.

Hormonal sorunlarınız olabilir, duygusal yeme ile mücadele ediyor olabilirsiniz vs. ama gerekçeleriniz dinlenmez.

Çünkü mesele neden kilo aldığınız değil, neden hala yer kapladığınızdır.

Hairspray bana şunu öğretti:

Yer kaplamak bazen politik bir duruştur.

Bedeninle, sesinle, neşenle…

Bazı insanlar için var olman bile fazla.

O noktada seçenek ikiye düşüyor:

Ya küçülüyorsun ya da olduğun gibi kalıyorsun.

İnan bana, küçülmek rahatlatmıyor.

Sadece seni yoruyor.

Dumplin’ izlerken fark ettiğim şey şu:

Kendimizle konuşma şeklimiz acımasız.

Kimse bize “kendine bu kadar sert ol” demedi belki ama öğrendik.

Aynaya bakarken söylediğin her cümle, bir yerlerden ödünç alınmış olabilir. Kusursuz olmak bir öğretiydi. Peki gerçekten kusursuz insan var mı?

Otuzlarımda şunu öğrendim:

O sesi susturmak zaman alıyor.

Ama başkasının sesiyle yaşamaktan daha iyi.

I Feel Pretty bana geç ama net bir ders verdi:

Özgüven bir sonuç değil, bir karar. Tamam bu sadece filmlerde olur dediğini duyar gibiyim ama iyi hissetmek için onaya ihtiyacın yok.

Ben de kendimi iyi hissedeceğim diye bekledim.

Olmadı.

Çünkü mesele hissetmek değilmiş, davranmakmış.

Kendini geri çekmeden konuştuğunda,

yer kapladığında, görünür olduğunda…

his arkadan geliyor.

Isn’t It Romantic şunu yüzüme vurdu:

Kendinle kurduğun hikaye, hayatını belirliyor.

Eğer kendini hep “fazla”, “olmaması gereken”, “yan karakter” gibi görüyorsan…

Dünya da seni oraya koyuyor.

Bu romantik bir farkındalık değil.

Bu cesaret istiyor.

Red Shoes and the Seven Dwarfs bana şunu hatırlattı:

Hassasiyet utanılacak bir şey değil.

Yirmilerimde sert olmaya çalıştım.

Daha az kırılan, daha az hisseden biri gibi görünmek istedim.

Otuzlarımda anladım:

Hassasiyet zayıflık değil.

Derinlik.

Son Olarak

Biraz yer kaplıyorum.

Artık özür dilemiyorum.

Eğer yirmilerindeysen ve bunu sorun sanıyorsan, yalnız değilsin.

Ama şunu bil: kendini sevmediğin sürece hiçbir kusuru da sevemezsin. O yüzden onaylanmayı bekleme, sen mükemmel olsan da “kusur” bulacak insanlar olacaktır

Ve evet…

Biraz yer kaplıyorum.

Kusura bakın ya.

Bu arada bu Bridget Jones’un günlüğü değil

Fotoğraf: Photo Courtesy of Netflix

İlginizi çekebilecek bir diğer yazı >>>>> 2025’i bu 5 filmle hatırlamak istiyorum

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.