Sinema & TV

Bu Bridget Jones’un Günlüğü değil: Platonik arkadaşlık mümkün mü?

Bu Bridget Jones’un Günlüğü değil: Platonik arkadaşlık mümkün mü?

Bir zamanlar birlikte büyürdük. Aynı evlerin salonlarında oturur, aynı masalarda kahve içer, aynı hayalleri kurardık. Yakınlık, fiziksel bir mesafeden çok ortak bir ritimdi. Bugün ise birbirimizin hayatından çıkmıyoruz; yalnızca takipçi listesinde kalıyoruz. Yan yana gelmek yerine, ekranlarda yan yana duruyoruz.

Yakınlık mı, görünürlük mü?

Artık birine yakın olmak, onun hayatına gerçekten dahil olmak değil; storysini izlemek anlamına geliyor. Unfollow, bir arkadaşı kaybetmek kadar ağır hissediyor. Beğeni atılmadığında, doğum günü kutlanmadığında, görünmez bir kırgınlık birikiyor. Çünkü hatırlanmak artık gerçekten hatırlanmak değil, görünür olmakla karışıyor. Sessizlik, unutulmakla eşdeğer sayılıyor.

Kutlamaktan sergilemeye

Doğum günleri de bu yüzden değişti. Bir zamanlar birine ait olan o gün, bugün estetik bir vitrine dönüştü. Mumların dizilişi, pastanın rengi, arka plandaki mekan… Kutlamak, birlikte olmaktan çok mutlu göründüğümüzü kanıtlamak anlamına geliyor. Tanıklık, yavaş yavaş yerini sergilemeye bırakıyor. Aynı şey basit bir kahve için de geçerli. Artık kahveyi kiminle içtiğimizden çok, nerede içtiğimiz önemli. Mermer masalar, pencere kenarları, köpüğü bozulmamış latteler… Yakınlık, birlikte geçirilen zamandan çok kadrajla ölçülüyor. Paylaşılabilir olan, yaşanandan daha değerli hâle geliyor.

Platonikleşen arkadaşlıklar

Bu mesafenin arkasında, arkadaşlıkların giderek tek taraflılaşması var. Birinin hayatını yakından takip etmek, onun arkadaşı olmak anlamına gelmiyor. Bazı ilişkilerde yakınlık karşılıklı yaşanmıyor; biri için derin olan bir bağ, diğeri için yalnızca estetik bir tanışıklık olabiliyor. Bu yüzden arkadaşlıklar da zamanla platonikleşiyor. Karşılığı olmayan bir yakınlık, dile getirilmeyen bir beklenti, sessiz bir kırgınlık… Birinin arkadaşı olduğumuzu sanırken, aslında onun hayatında sadece izleyici olduğumuzu fark ediyoruz.

Bir başka kayıp da merak duygusu. Arkadaşlıklar artık sorularla değil, art arda anlatılan konularla ilerliyor. Herkes kendi hayatını sergilemek istiyor; dinlemek ikinci planda kalıyor. Oysa yakınlık, bir başkasının hayatına gerçekten ilgi duymakla başlardı. Bir ayrıntıyı hatırlamak, bir duyguyu sormak, bir sessizliği paylaşmak… Bugün bu küçük jestlerin yerini hızlı güncellemeler alıyor.

Kendimizle kalmayı becerememek

Belki de bu yüzden ilişkiler bu kadar kırılgan. Kendimizle baş başa kalmakta zorlandığımız bir çağda, başkalarıyla gerçekten yakın olmayı da beceremiyoruz. Sessizlikle temasımız zayıf; yalnızlıkla aramız mesafeli. Kendi hayatımıza tanıklık edemediğimizde, başkalarının hayatına da gerçekten eşlik edemiyoruz.

İlk arkadaşlığımız: Kendimiz

Oysa ilk arkadaşlığımız, kendimizle kurduğumuz ilişkidir. Kendi ritmimizi tanımadan, başkasının ritmine uyum sağlamaya çalışıyoruz. Belki de birlikte büyüyemememizin nedeni tam olarak bu: Kendimizle kalmayı öğrenmeden, başkalarıyla kalmaya çalışıyoruz.

Haftanın filmleri

Bu ruh halini tamamlayan bir izleme listesi de var.. Ingrid Goes West, takip etmekle yakın olmak arasındaki farkın ne kadar tehlikeli olabileceğini yüzümüze çarpıyor. The Worst Person in the World, ilişkilerin estetik birer durak haline geldiği bir dünyada kalamamanın hikayesini anlatır. Lost in Translation ve Columbus, sessizliğin hala bir bağ kurma ihtimali taşıyıp taşımadığını sorar. Paterson ise tüm bu gürültünün içinde, dinlemenin ve birlikte susmanın mümkün olduğunu hatırlatır. Bu filmler büyük kopuşlar değil, küçük mesafeler anlatır; çünkü bugün bizi asıl uzaklaştıran şey de tam olarak budur.

Fotoğraf: IMDb

İlginizi çekebilecek bir diğer yazı >>>>>> Kırmızı Halıda “ICE OUT”

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.