Geçtiğimiz gece Jennifer Lawrence ve Robert Pattinson’ın başrolünü üstlendiği, Lynne Ramsay imzalı uyarlama film ‘’Die My Love’’ı seyrettim. Film hakkında biraz konuşmak isterim.
‘’Die My Love’’ evlilik, annelik, yaşlılık ve çocuk üzerine oldukça düşündüren bir film. İzlerken dikkatimi çeken ilk şey şu oldu. Film kesinlikle anlatmıyor, gösteriyor. Bir resim gibi. Diyalog yerine sesi ve ritmi kullanıyor. Konuşmadan o duyguyu hissettirmeyi başarıyor. Film, ne hissetmem gerektiğini söylemiyor; beni o hissin içine fırlatıp orada yalnız bırakıyor. Kaçacak yer, bir açıklama, bir teselli yok. Sadece ham bir deneyim vaat ediyor.

Ben filme önce ‘’şu an doğum sonrası depresyon sendromuyla ilgili bir film izliyorum.’’ hissiyle başladım. Fakat sonra, benim için, günümüz dünyasının kadına yapıştırdığı bütün rolleri bütün çıplaklığıyla anlatmaya odaklanan bir filme dönüştü. Film ‘’Grace bildiğiniz annelerden değil, zaten anneler de sizin bildiğiniz gibi değil’’ diyor sanki. Bir annenin nasıl olması gerektiği ezberlerini kendi diliyle yıkıp geçiyor. Bu yıkım çok da güzel oluyor. Grace beklenen bir anne modeli gibi erkeğini alttan almaya çalışmıyor, öfkesini bastırıp uyumlu bir kadın olmuyor, arzusunu bastırıp cinsel isteklerini gizlemiyor. Film anne rolü ezberini yıkıp geçerken, baba konusunda çok klişe bir figür çiziyor. Gitgide ilgisizleşen bir eş, aldatan bir eş, anne olduktan sonra kadını cinsel olarak arzulamayı bırakan bir eş, bir köpeğin eşinin ihtiyacı olan son şey olduğunu anlayamayacak kadar evden ve kadından kopuk bir eş.

Kendi adıma evlilik konseptiyle ilgili de umutlarımı sorgulatan bir film oldu. Evliliği aşk başlatsa da, aşk devam ettirmiyor kesinlikle. İnsan çocuğu ve sevdiği adamla bile kendini dünyanın en yalnız insanı hissedebiliyor. Anlaşılmıyor, direniyor, deliriyor, geri geliyor. Ne yaşanırsa yaşansın yalnızlığı geçmiyor. Görülmüyor ve dışarıdan ne kadar sesli bir direniş gibi dursa da olabilecek en sessiz şekilde terk ediyor her şeyi.
İzledikçe sürekli ‘’neden’’ sorusunu sordum. Grace neden kalkıp gitmiyor, neden yaşadıklarını biraz olsun kelimelere dökmüyor, bir çift olarak neden hiç konuşmuyorlar? Koşullar kalkıp gitmesine uygun olmayabilir elbette. Belki film bunu da anlatmak istiyor. Fakat bütün bu kadınlık derdini anlatma peşindeyken, ilişkinin dinamiklerini anlatma işini biraz kaçırmış gibi görünüyor. Film boyunca ‘’keşke az biraz konuşsalar, aslında biraz olsun anlaşabilirler’’ diyorsunuz. Cinsel anlamda başta birbirlerini inanılmaz mutlu ettiklerini izlesek de, hiçbir zaman çifti tam olarak doğru ve içten bir diyalogun içinde bulamıyoruz. Filmi bir resim gibi izlemek çok zevkli olsa da, bu diyalogsuzluk, bir süre sonra filmden uzaklaşan bir unsura dönüşüyor. Bu kopukluk hissi filmin bilinçli bir tercihi mi, yoksa anlatının zayıf kaldığı bir alan mı, karar vermek zor. Belki de Ramsay, tam olarak bu konuşamama hâlinin kendisini göstermek istiyor. Çünkü filmde kimse gerçekten “dinlenmiyor”. Erkek karakterin tepkisizliği sadece kişisel bir beceriksizlik değil, çok tanıdık bir erkeklik hâli gibi duruyor: sorunu çözmek yerine geçiştiren, duyguyla temas etmek yerine ortamdan uzaklaşan, kadının yaşadığı şeyi “fazla” bulan bir yerden bakıyor her şeye.

Jennifer Lawrence’ın performansı bu noktada filmi taşıyan en güçlü unsur. Grace’in bedeniyle oynayışı, sesini kullanışı, bakışlarındaki kopukluk ve ani patlamalar karakterin ruh halini kelimelere ihtiyaç duymadan anlatıyor. İzlerken bazen rahatsız oluyorsun, bazen utanıyorsun, bazen de onu yargıladığını fark edip kendinden utanıyorsun. Film tam da burada seyirciyi suç ortağı yapıyor. “Normal” anne, “makul” kadın beklentilerimizi tek tek önümüze koyup, sonra onları elimizden alıyor.

Robert Pattinson’ın canlandırdığı karakter ise bilinçli olarak silik. Bu siliklik bir yandan gerçekçi, bir yandan da sinir bozucu. Çünkü film boyunca Grace’in yaşadığı çöküşe eşlik eden, onu gerçekten tutan ya da iten bir karşı güç göremiyoruz. Bu da hikayeyi zaman zaman tek taraflı bir iç patlama anlatısına dönüştürüyor. Belki de bu tercih, “kadının deliliği” anlatılarının ne kadar yalnız bırakıldığını göstermek için yapılmıştır. Ama yine de, ilişkinin iç dinamiklerini biraz daha görmeyi isterdim. Çünkü çatışma yalnızca Grace’in içinde değil; evin içinde, ilişkinin içinde, suskunlukta da yaşanıyor.

Filmin finaline yaklaştıkça net bir çözülme bekliyorsun ama gelmiyor. Ramsay izleyiciye rahat bir çıkış kapısı sunmuyor. Ne büyük bir kopuş, ne dramatik bir yüzleşme, ne de iyileştirici bir konuşma var. Sadece bir his kalıyor geriye: sıkışmışlık. Die My Love, herkesin seveceği ya da bağ kuracağı bir film değil. Ama rahatsız edici sorular sormayı göze alan bir iş. İzledikten sonra “beğendim” demektense, “etkilendim” demek daha doğru. Fakat izleyen her kadının bir yerinden de olsa bağ kuracağına inanıyorum.
Fotoğraflar: MUBI Türkiye
İlginizi çekebilecek bir diğer yazı >>>>> Soğuk kış günlerinde tek oturuşta izlenebilecek diziler