Modern zaman kovboyu Kubilay Aka ile kariyerini, toplumsal meseleleri ve hayata bakışını konuşmak için bir araya geldik.

Geriye dönüp baktığında kariyer yolculuğunu bize nasıl aktarırdın?
Henüz çok başındayım. Hala her gün öğrenmekle geçiyor. Bu güne kadar yaptıklarım ilk adımlarımı atmama yardımcı oldu. Dediğim gibi henüz çok başındayım. Şimdi yürümeyi öğrenmeliyim daha sonra koşmayı daha sonra depar atmayı. Her şeyi sindire sindire yapmayı seviyorum.
Oyunculukta geldiğin noktadan mutlu musun?
Tabii ki mutluyum, hangi noktada olursam olayım ya da sonuç ne olursa olsun mutluluk duyarım çünkü sevdiğim alanda ilerlemek için çaba gösterdim ve deneyim kazanmaya devam ediyorum.
Kendini iyi tanıdığını düşünüyor musun? Dışarıdan baktığında sence nasıl birisin?
Dışarıdan sert bir mizacım olduğunu söyleyenler oluyor. Tanıdıktan sonra “hiç de öyle değilsin” diyorlar.
Duygularınla mı karar verirsin yoksa rasyonel biri misin? Aldığın kararlar hangi duyguların sonucunda olur genelde?
Ben rasyonal biriyim. Duygularımı da istersem mantığımla çok rahat kontrol edebiliyorum.

Korku ve endişelerin var mı?
Pek yok olsa da bunları pozitife çevirmeyi seven biriyim. Korku, endişe, kaygı gibi şeylerin bizlerin ve duygularımızın önüne geçtiğini düşünüyorum.
Bu hayatta neyin peşindesin? Dünyaya Kubilay’ın gözleriyle bakmak nasıl bir şey?
Bana göre insan kendisine olduğu kadar çevresine de yararlıysa o zaman hayattadır. Hayat deyince sadece kendimizden mesul değiliz çünkü toplumsal mutsuzlukların bireyler üzerinde çok etkisi olduğunu düşünüyorum. Sorunlara çözüm bulmak hem kendime hem de çevreme yardımcı olmak isterim. İç huzur çok önemli. Kendim için ve çevrem için en çok önemsediğim şey bu sanırım bunun peşindeyim.


Kariyerin boyunca nasıl bir karakteri canlandırmak seni en çok zorladı?
Her karakterin farklı bir zorluğu var, bazı karakterler duygusal derinlik gerektirirken, diğerleri fiziksel beceriler veya dil becerileri gerektirebilir. Bazı karakterlerin karmaşık iç dünyaları vardır bazılarının da psikolojik rahatsızlıkları, farklı travmaları vardır. Her karakteri, bir insanı tanımaya çalıştığımız gibi tanımaya ve anlamaya çalışıyoruz. Bu da hepsinin zorluğunu farklı kılıyor.
Şu sıralar İnci Taneleri dizisiyle gündemdesin. Set nasıl geçiyor? Dizide yer alma hikayeni senden duyalım isterim.
Setteki atmosfer harika. Sette çok dostça ve keyifli bir ortamımız var. Ayrıca Yılmaz Hoca ile aynı sette olmak, ondan bir şeyler öğrenmek benim için çok değerli.


Dizi başlamadan çok konuşuldu. Bize biraz karakterini anlatır mısın? Cihan nasıl biri? Dizinin anlatmak istediği mesele sence ne?
Cihan hakkında çok fazla bir şey söylemek istemiyorum çünkü Cihan’la birbirimizi yavaş yavaş tanıyoruz. Hep beraber izleyip görelim.
Zaferin Rengi filminden bahsedelim biraz da…
Bir Fenerbahçe taraftarı olarak da oldukça heyecanlandığını düşündüğüm bir proje bu. Galip Kulaksızoğlu’nu canlandırıyorsun. Rolüne hazırlık sürecinde neler yaşadın?
Zaferin Rengi projesi benim için hep çok özel kalacak. Bir Fenerbahçeli olarak hep bir parçası olmaktan gurur duyacağım bir proje oldu. Galip Kulaksızoğlu’nu canlandırmak için rolüme hazırlanırken öncelikle karakterin hayatını ve Fenerbahçe tarihindeki yerini derinlemesine araştırdık. Bu kolay bir süreç değildi çünkü 1932’de kulüp binası yanmış ve birçok belge kaybolmuş. Onun duygusal dünyasını anlamak için mümkün olduğunca çok kaynak incelemek ve o dönemin atmosferini, Fenerbahçe taraftarının tutkusunu hissetmeye odaklandım.

Bir dizi, bir film bir de tiyatro oyunun var. Hücreler, çökmekte olan bir organizmanın içinde hayatta kalmaya çalışan hücrelerin ironik hikayesini anlatıyor. Tiyatro nasıl gidiyor?
Tiyatro çok farklı bir yer. İlk seyircinin önünde sahneye çıktığım anı asla unutmayacağım. Daha önce yaşadıklarımdan çok farklıydı. İnanılmaz heyecanlandım, indiğimde dizlerimin bağı çözülmüştü. Attığım her bir adım, aldığım her nefesin seyircilerin gözünün önünde olması, kesme şansımın olmaması beni çok da korkuttu açıkçası. Neyse ki Engin Günaydın, Cengiz Bozkurt, Şinasi Yurtsever, Nilperi ve Deniz gibi çok iyi isimlerle çalılıyorum, sahnede kendimi hiç yalnız hissetmiyorum.
Sanat dalları ülkemizde hakettiği değeri görmüyor bence. Dolayısıyla sanatçılar da hakettiği ilgiyi, değeri görmüyor. Buna sebep olarak şunları görüyorum, toplumsal bir sorun olduğu anda ilk sanat dünyası sekteye uğruyor, uğratılıyor. Müzisyenler insanlarla buluşamıyor, oyuncular oynayamıyor, sahneler ve sinemalar kapatılıyor.
Güzel sanatlar, konservatuar eğitimi veren kurumlara yeterince destek olunmuyor. Aynı futbol gibi sanatın da alt yapısının çok önemli olduğunu düşünüyorum özel kuruluşlar olmasa veya sanatçı büyüklerimiz olmasa yeni yetenekleri keşfetmek, geliştirmekte daha da zorlanacağız.

Feminizm hakkında neler düşünüyorsun?
Ben de bu değerlere önem veriyorum, herkesin eşit haklara sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Eşitlik, toplumların daha adil ve dengeli olmasına yardımcı olur.
İlk aşkını hatırlıyor musun?
Hala hayatımda; Fenerbahçe.
Anın tadını çıkarabilenlerden misin yoksa geçmişle hesaplaşmaları peşini bırakmayan ya da geleceğe dair planlarla aklını meşgul edenlerden misin?
Ben anın tadını çıkaranlardanım. Tabii ki uyumadan önce uğrayan o ‘ah be perileri’ bana da geliyor ama bunlara takılı kalmaktansa ders çıkarmayı ve daha iyi şekilde devam etmeyi doğru buluyorum.
Mutluyken hangi şarkıyı dinlemekten keyif alırsın? Peki ya hüzünlüyken?
Mutluyken genelde İbrahim Malouf dinliyorum bu aralar. Ibeyi dinlemeyi seviyorum. Mutsuzken Stromae çok dinlerim. Enerjimi çok yükseltiyor. Tiny Desk diye bir program var onu çok açarım. Ama iş genelde eninde sonunda mutsuzsam arabesk veya fantezi müziğe döner. Sezen Aksu’yu çok seviyorum.
Okumaktan en çok haz aldığın kitap hangisi?
Genelde yaşanmış hikayeleri okumaktan çok haz alıyorum. Gerçeklik beni kendine çok çekiyor. Yeraltı edebiyatına özel bir ilgim olduğunu söyleyebilirim.

En çok hangi tarzda film/dizi izlersin?
Bilimkurgu ve fantastik filmleri çok severim. Kitaplardan uyarlananları önce okuyup sonra izlemeyi de çok severim. Ama keşke Yüzüklerin Efendisi’ni önce okusaydım sonra izleseydim. Bir distopya içinde olup gerçekliğinden hiç şüphe etmeden izleyebilmeyi çok seviyorum.
Hiç yurt dışında yaşadın mı? Yaşamaya karar versen nereyi tercih ederdin?
Hiç yaşamadım ama yaşasam kesinlikle İtalya derdim. Seyahat etmeyi en sevdiğim yer İtalya. Umarım bir gün orada yaşayacağım, ordan bir ev almak hayalim.
Hobilerinden bahseder misin?
Kamp yapmayı çok seviyorum, onun dışında müzik her zaman hayatımın bir parçası.
Şansımıza set günü hava çok güzeldi. Jack&Jones görünümleri içinde kendini nasıl hissettin?
Yoğun bir tempoda çalıştığım için giydiğim parçaların görüntüsünün yanı sıra işlevselliği de benim için önem taşıyor, rahatlığa önem veren biriyim. Jack&Jones kalıpları ve kalitesiyle isteklerimi karşılayan bir marka. İş birliğimiz başlamadan önce dolabımda Jack&Jones tasarımları bulunuyordu ama projelerimiz ilerledikçe günlük hayatımda daha fazla yer edinmeye başladı. Yeni sezon tasarımlarıyla ben de ilk defa bu çekimde tanıştım ve üzerimde taşımaktan çok keyif aldım.
Peki, Jack&Jones’la yollarınız nasıl kesişti?
Aslında çektiğimiz proje benim ilk reklam filmi deneyimimdi ama Jack&Jones ile yollarımız kesişmeden önce yıllardır yakından takip ettiğim bir markaydı. Boş zamanlarımda doğayla iç içe geçirmeyi tercih etsem de işim sebebiyle zamanımın büyük çoğunluğu şehirde geçiyor. Jack&Jones tasarımları da hem doğaya duyarlı ve sürdürülebilir yapısıyla hem de şehre ayak uyduran personasıyla kişiliğimle içselleştirdiğim bir markaydı. Bu yüzden Türkiye’de çektikleri ilk reklam filminde benimle çalışmak istemeleri hoş bir tesadüf oldu.
Peki senin gündelik hayatta nasıl bir stilin var? Modayla aran iyi mi?
Modayla aram iyi diyemem. İçinde rahat ettiğim kıyafetleri tercih ediyorum.
Dolabının vazgeçilmezleri arasında neler var?
Formalarım (gülüyor).
Röportaj: Selin Çatay Erkmen
Fotoğraf: Emre Özcan
Moda Direktörü: Nazlı Kayran
İlginizi çekebilecek bir diğer yazı >>>>> “Farklı bir kültür insanı zenginleştiriyor”: Murat Yıldırım ile röportaj