Yüz yıllık aile reçetelerini ve insanoğlunun ortak kültür mirası olan kadim parfüm reçetelerini günümüze uyarlayan, çeşitli marka ortaklıklarıyla lüks duyusal deneyimler tasarlayan Dr. Rana Babaç Çelebi ile tanışıyoruz.
Röportaj: Pelin Hasçalık
Fotoğraflar: Alara Demirel

Uzmanlık alanı parfüm olan bir tıp tarihçisi Dr. Rana Babaç Çelebi. Aynı zamanda, tıbbi aromatik bitki yetiştiricisi ve bir Anadolu halk hekimi olan Çerçi Yusuf’un üçüncü jenerasyon torunu. Araştırmacı kimliğiyle Medipol Üniversitesi’nde Antik Çağ metinlerinden Osmanlı hekimlerinin kitaplarına; tütsü, parfüm ve geleneksel ilaç tarifleri araştırıyor ve araştırmalarını Tıp fakültesi öğrencileri ile paylaşıyor. Onun tutkusu; kayıp geleneklerimizi ve özellikle kayıp sağlıklı yaşam geleneklerimizi yeniden keşfetmek ve paylaşmak.
O, geçmişin unutulmuş reçetelerini gün yüzüne çıkaran projelerini ‘zaman makinesi’ olarak adlandırıyor. Şimdiyse 2026’da gerçekleşecek olan Marie Claire Parfüm Ödülleri’nin yarışma sözcüsü olarak, Türkiye’nin binlerce yıllık koku mirasını dünyaya anlatmaya aracı oluyor. Parfümü kültürel bir anlatı olarak konumlandıran bu projenin detaylarını, her formülün ardında tarihsel bir hikaye barındıran aromaterapi markasının vizyonunu kendisinden dinliyoruz.
Aromaterapi sizin için ne ifade ediyor? Bu alanda uzmanlaşma hikayeniz ilk olarak nasıl başladı?
Yağların, macunların, şurupların ve çayların sağlıklı yaşam ve tedavi amaçlı kullanımı benim için yalnızca bir ilgi alanı değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir aile geleneği. Çocukluğumdan beri hatırlıyorum: Ailem, doktor seçerken bile yalnızca ilaç yazan değil; vücudun kendi iyileşme kapasitesine saygı duyan, doğal desteklerle bu süreci güçlendirmeyi bilen hekimleri tercih ederdi. Bu yaklaşım hem annemin hem de babamın ailesinde kök salmış bir kültürdü. Tıp tarihimizde de yeri olan bir Anadolu halk şifacısı Çerçi Yusuf, annemin dedesidir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, antibiyotiklerin henüz keşfedilmediği bir dönemde, Adana’da kurduğu küçük aktar dükkanında tıbbi ve aromatik bitkileri kullanarak insanlara çok fayda sağlamış ve böylece Türk tıp tarihine adını yazdırmıştır. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu ailede büyürken, zaman içerisinde benim için hayatın olağan akışının bir parçası olan pratiklere fitoterapi ve aromaterapi denildiğini keşfettim. Eğitimler, kongreler ve seminerlere katıldım. En sonunda bu işi gerçekten hakkıyla yapabilmek için Amerika’da uluslararası akreditasyona sahip bir kurumdan formasyon eğitimi aldım. Böylece benim için aile mirası olan aromaterapi konusunu, bilimsel bir temelde ve profesyonel bir etikle ele almaya başladım.

Atelier Aromaterapi markasını kurmaya nasıl karar verdiniz? Felsefesini nasıl özetlersiniz?
Atelier Aromaterapi, iyi yaşamı bir zanaat olarak yeniden yorumlamak için doğdu. Bizim için her formül hem laboratuvarda hem de kalpte olgunlaşan bir eser. Üretim sürecimizde, bir eczacının titizliğiyle bir sanatçının sezgisini birleştiriyoruz. Bu biraz önce ifade ettiğim kadim bilgeliği modern dünyayla buluşturma arzusunun sürece dökülmüş hali diyebilirim. Atelier Aromaterapi’yi bu toprakların bize sunduğu güzel kokulu hazineleri bir sanat eseri gibi işlemek, her bir formülün ardına tarihsel bir hikaye, sezgisel bir derinlik ve bilimsel bir hassasiyet yerleştirmek için kurdum. Amacım, yalnızca insanlara iyi gelecek yüksek kalitede ürünler sunarken bu ürünlerin taşıdığı anlamı yeniden hatırlatmak; her bir damlayı, bir kültürel mirasın elçisi kılmak.


Markanızla eşleştirdiğiniz tıbbi bitki bahçeleri hakkında bizi bilgilendirir misiniz?
Atelier Aromaterapi ürünlerini mümkün olduğu kadar kendi bahçelerimizin ürünlerini kullanarak hazırlıyoruz. Kaz Dağları’ndaki bahçelerimizde çam türleri, lavanta, ölmez çiçek, kekik çeşitleri, mercanköşk, adaçayı ve laden; Asos bölgesindeki bahçelerimizde zeytin, biberiye, aynısefa ve sarı kantaron yetiştiriyoruz. Her sene Isparta’da aynı organik gül bahçesinden güllerimizi kendi ellerimizle hasat ediyor, İstanbul’daki evimizde defne, mimoza, nane ve melisa yetiştiriyoruz. Bahçelerimiz, bizim için yalnızca bir ham madde kaynağı değil; her biri, bu coğrafyanın yaşayan birer sağlık mirası, tarihin nefes alan birer elçisi.
‘Antik Çağ Parfüm & İlaç Formülleri’, ‘Kayıp Gelenekler’, ‘Parfüm Rotaları’ gibi tarihi mirasa vurgu yapan projeleriniz var. Bu çeşitli projeleri oluştururken sizi ne motive ediyor?
Günümüzde devam eden çok yaygın bir pandemi var. Farkında değiliz ama modern insanın mutsuzluğunun temelini oluşturuyor. O da anlam yoksunluğu. Her şeye parasını verip çok hızlı bir biçimde erişebiliyoruz. Fakat bu durum günümüz insanını bir tatminsizlik hissine, bir boşluğa sürüklüyor. Benim hayata geçirdiğim her bir proje, uzmanlık alanım olan ilaç ve parfüm gibi alanlarda bu ürünlerin hayatımıza olagelişine, tarihine hikayesine dikkat çekerek en azından bu ürünlere bir “anlam kazandırmak” üzerine kurgulanıyor. Örneğin parfüm tarihi Fransa’da başlamıyor; Mezopotamya’dan Helen’e, Osmanlı’dan bugüne uzanan bir Anadolu hikayesi de var. Parfüm Rotaları’nda bu hikayeyi keşfediyor, o insanların ham maddeleri ve üretim biçimlerini kullanarak tarihi formülleri yeniden yaratıyoruz. Kayıp Gelenekler, Antik Çağ’dan bugüne ilaç formüllerini hatırlayarak günümüzde kullanılır hale getirmeye odaklanan bir iş. Bu projeler, benim için birer zaman makinesi. Antik bilgeliği modern bilimle buluşturmak, adeta bir arkeoloğun titizliğiyle kültürel hafızayı yeniden canlandırmak. Başından beri söylediğim gibi, yaptığım her şey benim için insanlığın ortak mirasına duyduğum derin bir bağlılığın ifadesi.

Sürdürülebilirliğin hayatınızda ve markanızdaki yeri nedir?
Sürdürülebilirlik, bizim için bir pazarlama dili değil, bir sorumluluk bilinci. Doğayla bu kadar yakın çalışan bir marka olarak, onun dengesine saygı göstermek zorunda olduğumuzu çok iyi biliyoruz. Bitkilerimizi yalnızca üretim için ihtiyaç duyduğumuz kadar hasat ediyoruz; fazlasını toprağa, polinatörlere ve ekosisteme bırakıyoruz. Hasat ettiğimiz her yaprak, dal, çiçek ya da reçine, ürünlerimizde sonuna kadar değerlendiriliyor, hiçbir şey israf edilmiyor. Aynı yaklaşımı müşterilerimize de öğretiyoruz: Her damlanın kıymetini bilmek, doğaya teşekkür etmenin bir yolu. Ambalajlarımızda mümkün olan her noktada geri dönüştürülebilir, yeniden kullanılabilir veya en azından zararsız materyalleri tercih ediyoruz. Dedemizin döneminde olduğu gibi, bazı ürünlerimizi hala kese kağıdıyla paketliyoruz; bu hem geçmişe saygı hem de doğaya sevgi dolu bir jest. Ayrıca bahçelerimizde yetiştirdiğimiz tıbbi ve aromatik bitkiler, yalnızca doğaya değil, yerel topluluklara da katkı sağlıyor. Bölgedeki kadın üreticilerle, gençlerle ve çiftçilerle birlikte çalışıyoruz; böylece sürdürülebilirlik sadece çevresel değil, sosyal bir dayanışma biçimi haline geliyor.
‘Kayıp Gelenekler’ isimli bir koleksiyonunuz var. Kişisel favorim olan ‘El Suyu’ gibi özel reçetelere sahip bu koleksiyon içerisinde mutlaka denenmeli diyeceğiniz üç ürün ne olur?
“El Suyu”, aslında anneannemin çok sık kullandığı, dedem Çerçi Yusuf’un reçeteleri koleksiyonundan gelen bir formül. Yağ veya krem kullanmayı sevmeyenler için geliştirilmiş, su bazlı bir bakım ürünü. Hafif ama etkili; cildi yatıştıran, ferahlatan ve koruyan bir dokusu var. En sıkı kullanıcıları ise, gün boyu elleri eldivenin içinde olan doktorlar ve diş hekimleri. Onların memnuniyeti bu formülün ne kadar zamansız olduğunu gösteriyor. “Gül İksiri” hem dahili hem harici kullanıma uygun, kökeni İbn Sînâ’nın reçetelerine dayanan ama aslında Antik Çağ metinlerinde “gül yağı” olarak da karşımıza çıkan bir klasik. Bu formül, gülün ruhunu adeta damıtarak hem cilt hem de zihin üzerinde derin bir denge hissi yaratıyor. “Bin Çiçek Suyu” ise, koleksiyonun en özgün ürünlerinden biri; bizim yenilebilir parfümümüz. Bebeğimi emzirirken yastığına sıktığım, bugün hala saçlarıma ve kıyafetlerime kullandığım, evimin kokusu haline gelmiş bir karışım. Ama misafirlerinizi şaşırtmak isterseniz, kahvelerinin ya da tatlılarının üzerine bir fıs sıkarak kokusal bir ikrama da dönüştürebilirsiniz.

Sizce aromaterapiye dair bir ürün seçerken dikkat edilmesi gerekenler neler?
Bir aromaterapi ürününün kalitesi, yalnızca kokusunda değil, ardındaki hikayede saklıdır. Etiketin detaylarına, botanik adların açıkça belirtilmesine, içeriğindeki ürünlerin menşeine, üretim tarihi ve şeklinin ifadesine, kısacası ham maddelerin her yönü ile etik ve izlenebilir kaynaklardan gelmesine dikkat edin. Gerçek bir uçucu yağ, doğanın özünü taşıyan bir elçi olmalı; kokusu kadar, üretim sürecindeki ahlaki duruşuyla da sizi ikna etmeli.
Yazmış olduğunuz kitaplar tarihin doğayla, kokuyla ve aromaterapiyle ilişkisini derinlemesine inceliyor. Antik Çağ’dan Günümüze Tütsü, Topraktan Nefese Aromaterapi ve Tütsü ile Tedavi okuyucuya hangi yönden rehberlik ediyor?
Kitaplarım, kokunun insanlık tarihindeki eşsiz yolculuğunu hem bilimsel hem kültürel bir mercekle incelerken, bu kadim bilginin günlük yaşamla yeniden buluşmasını hedefliyor. Bu eserler, kokuyu yalnızca bir duyusal deneyim olarak değil; beden, zihin ve ruh arasındaki kadim bağı yeniden kurmanın bir aracı olarak ele alıyor. Her sayfasında, okuru doğanın bilgeliğini yeniden keşfetmeye, geçmişin şifa yöntemlerini bugünün bilinciyle yorumlamaya ve kokunun görünmez ama dönüştürücü gücünü yaşamına dahil etmeye davet ediyor. Bu yönüyle kitaplar hem birer tarihsel inceleme hem de modern insan için denge, farkındalık ve bütünlük rehberi niteliği taşıyor.

2026’da gerçekleşecek olan Marie Claire Parfüm Ödülleri’nin yarışma sözcüsü olarak bu projenin parfüm sektörü açısından önemini aktarır mısınız?
Marie Claire Parfüm Ödülleri, Türk parfüm endüstrisinin küresel sahnede hak ettiği yeri alması için bir dönüm noktası. Bu platform, yalnızca markaları değil, bir ekosistemi; çiftçiden endüstriye, sanatçıdan vizyonere bir araya getiriyor. Türkiye’nin binlerce yıllık koku mirasını, çağdaş bir estetikle dünyaya anlatma fırsatı sunuyor. Bu bir ödül değil; bir kültürel manifesto. Bu proje ayrıca Türkiye’nin parfüm sektöründe kültürel, sanatsal ve endüstriyel bir birlikteliği temsil ediyor.
Proje sizi hangi açıdan heyecanlandırıyor ve Türk parfüm endüstrisi açısından neden önemli?
Bu proje, Türk koku kültürünün eşsiz derinliğini dünya sahnesine taşıma vaadiyle beni büyülüyor. Bu toprakların binlerce yıllık kültürel bir mirasını, modern bir zarafetle yeniden yorumlama ve Marie Claire gibi seçkin bir mecra üzerinde dünyayla paylaşma fırsatı, adeta bir rüya. Marie Claire Parfüm Ödülleri, Türkiye’de parfümü yalnızca bir lüks ürün değil, aynı zamanda kültürel bir anlatı olarak konumlandıran ilk platform olacak. Türk parfümünün küresel pazarda eşsiz markaları ile yer alma zamanı çoktan gelmişti. Bu platform, hikayesi olan güçlü parfüm markalarımız için paha biçilemez bir vitrin olacak diye düşünüyorum.
Nisan 2026’da gerçekleşecek olan ödül töreni öncesi ödül başvuruları hakkında neler söyleyeceksiniz?
Başvurular Marie Claire resmi sayfası üzerine açıldı ve 15 Şubat 2026’ya kadar devam edecek. 20 farklı kategoride Türk tasarımlarını çok prestijli bir ödül bekliyor. Kök koklama yöntemi ile profesyonel jüri tarafından belirlenecek kazananlar, bir yıl boyunca “Marie Claire Fragrance Awards Winner” rozetini taşıyacak ve hem Marie Claire hem de güçlü uluslararası medya partnerlerimizin mecralarında yer alarak küresel bir vitrine kavuşacak. Bu, bir ödülden öte; Türkiye’deki koku kültürünü, sektörün yaratıcılığı ve tasarımlarımızın zarafeti dünya sahnesine taşıyacak bir platform, bir mirasın uluslararası kamuoyunun huzurunda yeniden sahiplenilişi. Her ödül, Türk kokusunun dünyaya yayılan hikayesine bir satır ekleyecek.
Marie Claire Fragrance Awards aday listelerini ne zaman açıklayacaksınız?
Bu yarışmada amacımız “kimin kimden daha iyi olduğunu” ilan etmek değil; gerçekten iyi işleri, ulusal ve uluslararası ölçekte onurlandırmak. Bu nedenle sadece kazananları açıklıyor, kategori bazında aday listesi yayımlamıyoruz.
Böylece markalar ve parfüm tasarımcıları için bir sıralama tablosu değil; yaratıcılığın, emeğin ve koku sanatının saygıyla kutlandığı bir zemin oluşturmayı hedefliyoruz. Kazananlar elbette güçlü bir prestij elde edecek, ancak yarışmaya katılan tüm markalar, başvuru yapmış olmaları nedeniyle bu kolektif hikâyenin bir parçası olacak.

Aday olup da ödül kazanmayan parfümler hiç görünür olmayacak mı?
Tam tersine; yarışmaya başvuran tüm parfümler, ödül töreni gecesinde davetlilerimizin ve basın mensuplarının huzurunda sergilenecek.
Ödül alsın ya da almasın, her bir kategori adayı –kategorileri belirtilmeksizin– büyük bir kitleyle buluşma imkânına sahip olacak. Bu sayede, hem sektör profesyonelleri hem de Marie Claire okurları ve takipçileri, Türkiye’nin parfüm sahnesinde nelerin üretildiğini; dergi, özel basın çalışmaları ve sosyal medya kanalıyla bir arada görme fırsatı yakalayacak.
Yani bu yolculukta, ödül kazananlar kadar, cesaretle katılan ve işini ortaya koyan herkesin hikâyesi önem taşıyor.
Jüri oylama süreci nasıl işleyecek? Gerçekten “kör değerlendirme” mi?
Evet, sürecin kalbinde sıkı bir kör değerlendirme (blind test) sistemi var ve yarışmanın hakemi olarak bu süreci bizzat ben yönetiyorum.
Şubat ayının sonunda jüri üyelerimize özel “kör koklama setleri” gönderilecek. Bu setlerin içinde, her biri ayrı ayrı paketlenen kategori kutuları yer alacak. Her kategori kutusunda, o kategoriye başvuran parfümler aynı tip sprey amber şişelerde, isimsiz ve kodlanmış bir biçimde jüriye sunulacak.
Jüriler yaklaşık bir aylık bir değerlendirme sürecinde, tamamen bağımsız olarak kokuları test edecek ve kişiye özel, şifre korumalı bir online sistem üzerinden puanlamalarını girecekler.
Burada teknik olarak da yenilikçi bir uygulama kullanıyoruz: Jüri oylama sayfalarına, jüri kutularına yerleştirilecek NFC teknolojisiyle, telefonlarını kutulara dokundurarak erişebilecekler. Bu sistem, dünyada ilk kez bu biçimde Marie Claire Türkiye Parfüm Ödülleri ve Türkiye’nin en nitelikli kutu üreticilerinden, parfüm sektörünün çözüm ortağı YoncaHes iş birliği ile geliştirildi. Yarışmanın arkasında hem güçlü bir etik duruş hem de çağdaş bir teknik altyapı var.
Jüri kimlerden oluşuyor? Bu ödüllerin gerçekten bağımsız ve tarafsız olduğuna nasıl emin olabilirsiniz?
Marie Claire Türkiye Parfüm Ödülleri’nin en önemli omurgası, tamamen bağımsız ve uluslararası bir jüri yapısı. Jüri kadromuzda; Almanya ve İngiltere Parfümörler Derneklerinin başkan ve temsilcileri, deneyimli master parfümörler, akademisyenler, parfüm konusunda geçmişi olan kanaat önderleri ve tanınmış isimler yer alıyor. Değerlendirme süreci, kör koklama setleri içerisindeki isimsiz ve kodlanmış numunelerin şifreli çevrimiçi sistemde, bireysel puanlama usülü ile gerçekleştiriliyor. Kısacası, bu ödüller herhangi bir ticari tercihin değil; koku kalitesinin, yaratıcılığın ve teknik başarının konuştuğu, uluslararası ölçekte şeffaf ve itibarlı bir jüri sistemine dayanıyor.
Ödül töreni nasıl bir atmosferde geçecek? Sadece ödüllerin açıklandığı kısa bir gece mi olacak?
Bu geceyi, sadece ödüllerin dağıtıldığı klasik bir tören olarak değil; koku sanatının, Anadolu’nun köklü parfümeri geleneğinin ve çağdaş Türk yaratıcılığının birlikte sahne aldığı özel bir buluşma olarak kurguluyoruz.
Gecede, sürpriz isimlerin katılımı ve uluslararası arenada ses getirecek projelerle, parfüm tarihinin sürekliliğini ve bugün bu alanda üreten insanların gücünü vurgulayan anlar paylaşacağız. Hem tarihi parfüm sanatını yaşatmaya yönelik, bir Türk olarak gurur duyacağımız çalışmalar; hem de uluslararası ölçekte Türk yaratıcılığını öne çıkaran, herkesin göğsünü kabartacak işler bu gecede görünür olacak.
Kısacası, Marie Claire Türkiye Parfüm Ödülleri 2026, yalnızca kazananları açıklayan bir tören değil; parfüm sanatına, sektörümüze ve ülkemizin koku mirasına hep birlikte tanıklık ettiğimiz, duygusal ve estetik olarak zengin bir kutlama gecesi olacak.

Başvuru linki ve yarışmaya dair tüm detaylar için Marie Claire Türkiye Parfüm Ödülleri‘ni ziyaret edebilirsiniz.