Karşımızda alıştığımız Safdie gerginliğini koruyup ona başka bir çıkış yolu açan bir film var. Kaotik, yüksek tempolu ve yer yer bunaltıcı ama sonunda izleyiciyi karanlıkta bırakmıyor.
Marty Supreme daha ilk sahnelerinden tanıdık bir ritimle ilerliyor. Safdie sinemasını bilenler için bu ritim neredeyse bedensel bir şey: hızlanan nabız, daralan alanlar, karakterle birlikte sıkışan bir zaman duygusu. Uncut Gems’te izleyiciyi nefessiz bırakan o gerginlik burada da mevcut. Kamera sabırsız, kurgu aceleci, karakter sürekli bir sonraki hamleye doğru itiliyor. Josh Safdie’nin sinemasal refleksleri hala yerli yerinde.
Marty Supreme’in üretim süreci de bu yön değişimini destekler nitelikte. Safdie kardeşlerin birlikte geliştirdiği projelerden sonra Josh Safdie’nin tek başına yönettiği ilk uzun metrajlardan biri olarak film, doğal olarak bir “ayrışma” merakıyla izleniyor. Burada kardeşlerin sinemasındaki ortak kaos hala hissedilirken, anlatının daha kontrollü ve daha bilinçli bir akışa bırakıldığı görülüyor. Josh Safdie, karakteri sürekli uçurumun kenarında tutmak yerine, o kenarda ne hissettiğini anlamaya çalışıyor.
Marty Supreme, Safdie evreninde alıştığımız o kaçınılmaz çöküş duygusunu en baştan kader olarak dayatmıyor. Gerginlik bu kez bir sona sürükleyen araç olmaktan çıkıp bir geçiş haline dönüşüyor.
Bedenin taşıdığı hırs: Timothée Chalamet performansı

Timothée Chalamet’nin canlandırdığı Marty, başarı fikrini neredeyse bedeniyle düşünen bir karakter. Hırsı teatral değil; daha çok takıntılı, yorucu ve tekrarlı. Film bu haliyle bir yükselme anlatısı kurmak yerine, büyümenin neye benzediğini sorguluyor. Kazanmak, kaybetmek ya da zirveye ulaşmak gibi büyük dramatik başlıklardan çok kontrol arzusu, kendini kanıtlama ihtiyacı ve bunun bedeni nasıl ele geçirdiğiyle ilgileniyor.
Chalamet’nin performansı da bu bedensel anlatının önemli bir parçası. Oyuncu, Marty’yi parlak bir “winner” figürü olarak sunmak yerine, başarıya doğru kendini tüketen bir beden olarak kuruyor. Hareketleri aceleci, bakışları dağınık; karakter çoğu zaman ne kazandığından çok neyi kaçırdığını fark ediyor. Chalamet’nin bu rolde gösterişten uzak ama yoğun bir fiziksel varlık kurması, filmin dramatik yükünü taşıyabiliyor.
Bu yaklaşım, filmi Safdie filmografisi içinde farklı bir yere koyuyor. Uncut Gems’te ya da Good Time’da izlediğimiz karakterler sistemle, zamanla ve kendi takıntılarıyla baş edemezken; Marty Supreme’de hikaye başka bir ihtimali deniyor. Burada gerginlik bir çöküşün habercisi olarak varolmuyor. Karakterin durup bakmasına, yön değiştirmesine alan açılıyor. Bu yüzden film, alışıldık Safdie sertliğini yumuşatmadan, onu olgunlaştıran bir yere evriliyor.
Filmin dünyası, yan karakterler üzerinden de genişliyor. Böylece patriyarkanın kadınları etkileyiş şekline gönül rahatlığıyla sinirlenebiliyorum. Marty’nin etrafındaki figürler, bir başarı hikayesinin destekleyici parçaları olmaktan çok, bu hırs ekosisteminin farklı yüzlerini temsil ediyor. Kimisi rekabeti körüklüyor, kimisi onu normalleştiriyor, kimisi de sessizce izliyor. Bu karakterler, Marty’nin yolculuğunu yönlendiren ahlaki pusulalar değil; daha çok onun hangi yöne savrulabileceğini gösteren aynalar gibi çalışıyor.
Başka bir son mümkün mü?

Finalde Everybody Wants to Rule the World’ün devreye girmesi de tam bu noktada anlam kazanıyor. Şarkının taşıdığı hafif melankoli ve ironik iyimserlik, filmin duygusunu netlikle özetliyor. Ben de filmden sözleri ağzımda uzatırken ayrılıyorum. Güç arzusunun ne kadar evrensel ve baştan çıkarıcı olduğunu hatırlatırken, bunun geçici bir sarhoşluk olduğunu da usulca kabul etmiş oluyoruz. Film, büyük bir yıkım yerine bir fark ediş anıyla kapanıyor böylece.
Filmin dönem hissi ve müzik kullanımı da anlatının tonunu belirleyen unsurlardan tabii. Özellikle, kendimi tekrarlamak gerekirse, Everybody Wants to Rule the World’ün finaldeki varlığı, nostaljik bir jestten çok tematik bir kapanış işlevi görüyor. Şarkı, güç arzusunun evrenselliğini ve döngüselliğini hatırlatırken filmin anlattığı bireysel hikayeyi daha geniş bir kültürel çerçeveye yerleştirebiliyor. Marty’nin hikayesi bir istisna olmaktan çıkıp tanıdık bir ruh haline dönüşüyor.
Marty Supreme, Safdie gerginliğini koruyup ona başka bir çıkış yolu açan bir film. Kaotik, yüksek tempolu ve yer yer bunaltıcı ama sonunda izleyiciyi karanlıkta bırakmıyor. Belki de bu yüzden bu kadar iyi çalışıyor. Tanıdık bir sinemasal dilin içinden geçip daha sakin ama daha kalıcı bir yere varmayı başarıyor. Ve böylece benden tam puan alıyor.