MC Man

MC Man 2026 kapak yıldızı: Salih Bademci

MC Man 2026 kapak yıldızı: Salih Bademci

Salih Bademci’ye bu röportaja eşlik etmesini istediği bir ses, bir melodi var mı diye soruyorum. İtalyan besteci Ludovico Einaudi’nin ismini veriyor. Klasikle pop’un, karanlık öğelerle iyimserliğin birleştiği bir stili var Einaudi’nin. Bademci de biraz böyle bir oyuncu. Ağır karakterlerin altından hafiflikle kalkabiliyor; en şarkılı, danslı sahnede hüzün, en kötü karakterde empati duygusu yaratabiliyor. Bunun ne kadar nadir bir his olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

Onu birkaç gün önce sahnede izlediğim Sesler oyunu da, benzer bir iz bırakıyor şahit olanın üstünde. İstanbul’un tarihine sesler aracılığıyla bakan bu tek kişilik performanstan çıkanların yüzlerinde, hem o tarihin hüznü ve ağırlığı hem de Bademci’yi sahnede izlemiş olmanın mutluluğu var. Bu röportajda anlattıklarını dinlediğimde, hayatında da benzer bir birleşimi taşıdığını görüyorum: Bitmeyen bir enerjisi olduğunu ama bu enerjiyi kontrol edemediğinde dağılıp gidebildiğini anlatıyor. Yaptığı işlerle gurur duyuyor (nasıl duymasın) ama televizyonun “suya yazılan yazı” gibi olduğunu düşünüyor. Onun için “tam bir beyefendi” denmesi hoşuna gidiyor, ama “insanların gördüğü kadar değilim” diye de ekliyor. Her daim en kötü ihtimali aklında tutuyor ama en karanlık koşulda bile mutlu olacak ve etrafındakileri mutlu edecek bir yol buluyor.


Tam ortasında olduğu turneyi, “en güzel 100 metresinde koştum” dediği televizyonu, gelmekte olan işlerini, biraz da bu aydınlık-karanlık dengesini konuşuyoruz. Bir de kişisel tarihini bir dosyaya sığdıracak olsa, içine koyacağı sesleri… Kulağınızda Einaudi’nin piyanosuyla dinlemeniz dileğiyle, karşınızda Marie Claire Man’in kapak yıldızı, Salih Bademci.

Sesler ile başlayalım. Bu röportajı okurken hangi ses eşlik etsin istersin okuyucuya? Bir şarkı, bir melodi, bir ses seçecek olsan neyi seçerdin?

Okuyucuya bir besteci verelim o zaman. Bu röportajı okurken son zamanlarda çok beğendiğim bir besteci var, onu dinlesinler; Ludovico Einaudi.

Bu röportaj tam turnenin ortasına denk geldi. Önce Yunanistan’daydın, hemen sonrasında da Amsterdam’da. Sırada Trabzon, Ordu, Samsun, Adana var. Nasıl geçiyor, nasıl hissediyorsun kendini?

Hem yeni yerler görmek hem de yeni seyircilerle tanışmak adına çok güzel bir şeydir turne. Bu yüzden, genel olarak çok mutlu geçiyor. Yeni seyircilerle tanışmak, onlara oyunumu sergilemek, oynamak, seyircilerin tepkilerini izleyip analiz etmek bana çok keyif veriyor. İstanbul dışındaki yerlerde de, oyunun aldığı reaksiyonları izlemek ve gözlemlemek çok başka bir güzellik.

Turneye gittiğin bir şehirde nasıl vakit geçirmeyi seviyorsun? Neler yapıyorsun? Bu turneden aklında kalan, seninle gelen bir an veya gün var mı?

Şöyle ki, turneye gittiğinizde zaten oyun odaklı gittiğiniz için çok kısıtlı bir vaktiniz oluyor. Genellikle dinlenerek ya da seçtiğimiz birkaç noktayı gezerek boş zamanımızı değerlendiriyoruz Onun dışında turne, oyuna hazırlık ve oyun sürecinde geçiyor. Fakat benim için en keyifli kısmı, ailemle beraber gittiğim turneler. Mesela en son Amsterdam turnesine eşim, kızım ve hatta Şerminciğimle (menajeri Şermin Ekinci) beraber gittim. Oyundan bir iki gün önce gittik. O yüzden, gezme şansımız oldu ve çok keyifli vakit geçirdik. Özellikle kızımla olduğum turnelerde kendimi çok mutlu hissediyorum.

Sesler ’den konuşalım. Klasik bir oyun diyemeyeceğimiz bir formatı var. Nasıl bir performans bu? Seni çeken, sahneye çıkma isteğini ateşleyen ne oldu? Çünkü tek kişilik oyunları çok sevmediğini biliyorum.

Aslında, biraz bu oyunu yapmaya mecbur kaldım diyebilirim. Sesler, İKSV İstanbul Tiyatro Festivali’nde oynanacaktı. İstanbul Mon Amour projesi kapsamında oynanacak oyunlardan biriydi. Başka bir oyuncu oynayacaktı ancak kendisi mücbir sebeplerden ötürü devam edemedi ve ben devralmak durumunda kaldım. Tek kişilik bir oyundan pek haz etmem ve her zaman çok çekinirim ama Allah’tan bu alışageldiğimiz tek kişilik oyunlardan biri değil. Tek kişilik bir performanstan çok, bir deneyim vadediyor. Bu sebepten, belki diğer tek kişi oyunlardan çok daha cazip ve çekici geliyor seyirciye. Tabii ki bu, kişiden kişiye değişen bir şey. Kimi böyle bir deneyimi sever, kimi sevmez.

Oyunun en etkileyici kısımlarından biri, İstanbul’un ve dolayısıyla Türkiye’nin toplumsal tarihine baktığı anlar. 1 Mayıs 77’ye, 6-7 Eylül olaylarına bakıyorsun. Neler hissettiriyor o kırılma noktalarını seyirciyle paylaşmak?

Benim çok aşina olduğum konular bunlar. Tarihi de çok severim, o yüzden bilirim de yakın çağ Türkiye tarihini. Özellikle yakın geçmişteki olaylara da çok ilgi duyarım. Bu tarihi seyirciyle paylaşmak, daha doğrusu bunları aslında seslerle deneyimlemelerine aracı olmak bana çok keyifli geliyor. Seyircinin ne düşündüğü ve ne hissettiği benim için burada daha önemli. Onları izlemek, hissetmek daha heyecanlı oluyor ki aldığım geri dönüşler çok olumlu, çok pozitif olduğu için ayrıca mutluyum. Onlar da, benimle aynı heyecanı ve zevki paylaşıyorlar.

Oyunda kullandığınız sesler gerçekten o tarihlere, mekanlara ait “toplanmış” sesler mi, yoksa “oyun” sesleri mi?

Tabii ki gerçek ve o zamanlara ait sesler değil, o dönemden esinlenerek yapılmış ve sahnede canlı üretilen sesler bunlar.

Çocukluğundan hatırladığın en baskın ses hangisi?

İzmir’de kumru denen kuşun sesidir benim için en baskın ses. Böyle çocukluğuma ait, çok baskın seslerden bir tanesidir; “İzmir ve çocukluğum” dediğimde, hemen aklıma o ses gelir.

Hani böyle uzaya gönderilen ses bankaları olur, “İnsanlığa dair 100 ses” gibi…Sen kendi kişisel tarihini bir kasete veya ses dosyasına sığdıracak olsan, içine neler koyardın?

Çok güzel bir soru bu. Ben kızımla karşılaştığım ilk anın sesini koyardım. Çocuklara ait ses kayıtlarını koyardım, kendi çocukluğuma ait ses kayıtları da olurdu.

Oyunda babasını çok çocuk yaşta kaybetmiş bir karakteri canlandırıyorsun. Sen de yeni baba sayılırsın. Kızın İklim’in sana dair hangi sesleri biriktirmesini istersin?

Kızım, beraber paylaştığımız anların seslerini biriktirse çok eğlenirdim, beraber güldüğümüz anların seslerini… Bunu ben de yapmayı düşünüyorum, biriktirmeyi çok isterdim.

Hangi sözün, sesin aklında kalsın?

“İklim seni çok seviyoruz.” Bu söz aklında kalabilir. Bir de şunu çok söyleriz: “Ne olursa olsun hep senin yanındayız, bunu asla unutma.”

Sesler ’de bir koleksiyon, takıntı ve biriktirme hali de var. Senin var mıdır öyle huyların, bir şeye takılıp çıkamayan hallerin? Bir şeyler toplar, biriktirir misin?

Genelde bir şeyler toplayıp biriktirmem; senaryolar biriktirirdim, oynadığım projeleri senaryo uğruna saklardım, tutardım. Ama baktım ki böyle olmayacak, artık sevdiğim işlerin ilk bölüm senaryolarını saklıyorum. Ayrıca çok toplayıp biriktirme huyum maalesef yok. Olmasını çok isterdim… Bir koleksiyona sahip olmayı isterdim mesela.

Birkaç röportajında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğun olduğunu söylüyorsun. Bu tanı konulmuş bir şey mi?

Asla değil, bu tanı gayet raporlu. Ege Üniversitesi’nden, raporlu şekilde konulmuş bir tanı yani.

Hayatını nasıl etkiliyor? Negatif veya pozitif neler katıyor sana bu durum?

Şöyle ki, bir kere bitmeyen bir enerjim var. Bu özelliğimi çok seviyorum. Çalışma iştahım çok yüksek. İkincisi, çok yönlü bir bakış açısına sahip oluyorsun. Bu da çok muazzam. Eğer kontrol edebildiğin bir şeyse, çok işine yarıyor ama eğer bunu kontrol edemiyorsan o zaman dağılıp gidiyorsun, noktalara bölünüp kayboluyorsun. Bu da bir şeyleri tamamlamanı zorlaştırıyor. Negatif- pozitif anlamda çok fazla etkisi var. Dediğim gibi, birçok işi bir arada yapabiliyorum ama bazen hiçbirini yapamıyorum.

Televizyondan konuşalım. Seyircinin çok sevdiği bir oyuncusun. Buna rağmen, geçtiğimiz yıl seni izlediğimiz iki dizi; Başka Bir Gün ve Sakıncalı erken final yaptı. Bu, çok fazla dizinin başına gelen bir akıbet. Henüz billboard’ların tutkalı kurumamışken, final haberi alıyoruz. Neye bağlıyorsun bu durumu?

Bu duruma sebep olan bir çok parametre var. Maalesef artık bunları kontrol edebilmek de çok mümkün değil. Eskiden bir şeyi doğru ya da güzel yaptığınızda, bunun seyircide bir karşılığı olacağını biliyordunuz ama şu an maalesef artık kurallar dağılmış, doğrular değişmiş ve bu sebeple de kafalar karışmış halde.

Genelde yaşanan sorunları anaakım diziler üzerinden konuşuyoruz ama senin bir röportajında “dijital platformlardaki dizilerin %80’i TV’dekilerden daha kötü” dediğini izledim. Halbuki dijital işler uzun sürelere, klişe hikayelere bir çare gibi görülüyordu. Neden olamadı sence?

Bunlar maalesef bizim elimizde tutabileceğimiz şeyler değil. İyi oyuncularla, iyi yönetmenlerle ve iyi senaryolarla yapılmış projelerin dahi ömrünün uzun olamadığını görmek üzücü. Zaman değişti diyelim (gülüyor). Sistem başından yanlış yapılanmış. En başından en sonuna kadar yanlış bir düzenin içindeyiz. Her şeyin baştan düzeltilmesi gerek. Ben çok şanslıyım ki dijitalde çok gurur duyduğum işler yaptım. En güzel 100 metresinde koştum. Umarım böyle projelere tekrar seyirci de, bizler de kavuşuruz.

“Bir gün var kariyerin, bir gün yok. Yaptığın işleri kim hatırlıyor?” demişsin başka bir röportajında. Yaptığın işin geçici olduğunu mu düşünüyorsun?

Suya yazılan yazı gibi… Özellikle televizyonda ana akım için böyle konuşabilirim. Orada da çok iyi projelerde oynadım tabii ki ama çoğu silinip gidecek. Tabii ki, sinema filmleri için başka konuşuruz. Ya da dijitallerdeki kimi isler için… Ama özellikle televizyonda ana akım isler için “suya yazılan bir yazı”, bence iyi bir övgü.

Sence en kalıcı, en hatırda kalacak işlerin hangileri? Mesela kızın büyüdüğünde ilk hangi işini izlesin istersin?

Çok var: Öyle Bir Geçer Zaman Ki, Ulan İstanbul, Kiralık Aşk, İstanbullu Gelin, Kulüp, İlk ve Son, Terzi… Bu saydıklarım iş olarak da, kendi açımdan da güzel işlerdendi; bu nedenle çok mutluyum. Bunları gururla, göğsümü gere gere seyrettiririm.

Yeni dizileri de sormak istiyorum. Zeynep Günay’ın yöneteceği Delikanlı dizisinin kadrosuna katıldın. Kariyerinde çok özel bir yeri olan bu isimle tekrar bir araya gelme ihtimali sana ne hissettiriyor?

Şahane işler yaptım onunla beraber. Sadece başlangıç değil, kariyerimin gelişmesi de, yükselmesi de ona denk geldi. İkincisi de Cem Karcı’dır. Tekrar Zeynep Günay ile çalışmaya başlayacak olmak müthiş bir duygu. Güven hissiyle çalıştığım, ne izleyeceğimden korkmadığım, hiçbir zaman tereddüt etmediğim bir yönetmen. Yine, çok heyecanlı ve mutluyum.

Geçtiğimiz haftalarda Oyuncular Sendikası çalıştayına katıldın. Nasıl geçti, nasıl bir ortam vardı?

Set ilkeleri üzerine bir çalıştay yapıldı ve muhteşemdi bence. Çok umut verici bir ortam vardı. Çok fazla sayıda katılan oyuncu vardı. Her mecradan; tiyatrodan, dizilerden, sinemadan da… Bu sebeple, çok umut veriyor ama tabii ki sadece bizim olmamız yetmiyor bazen.

Çalışma süreleri, işçi sağlığı, çocuk oyuncuların hakları, yapay zeka gibi başlıklar üzerine çalıştınız. Oyuncular için en acil çözüme kavuşturulması gereken sorunlar olarak neleri görüyorsun?

Hepsi çok acil sorunlar. Benim gördüğüm şey, önce oyuncunun statüsünün değişmesi. Yani, işçi olarak sayılması gerektiğini düşünüyorum. İşçi statüsünde olmamız gerekiyor ki haklarımızı alabilelim.

Seni çalışma arkadaşlarına sorduğumda “Figürasyon oyuncularının bile rahat etmesi, parlaması için destek olan biri, sette herkesin çok sevdiği bir oyuncu” gibi bilgiler geldi. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada viral olan “gerçek hayatta iyi biri olan ünlüler” videosunda da adın geçiyordu. “Setteki cast sistemini hissettirmeyen, herkese eşit davranan birisi” deniyor videoda senin için. Bunları duymak sana ne hissettiriyor?

Böyle bir şey okumadım, videoyu görmedim. Ama evet, yani olduğum gibi ve olduğum kadarım sette. Zaten hepimiz, aynı iş üzerinden çalışıyoruz. Böyle bir cast sisteminin olması mümkün değil. Herkesle eşit koşulda, bir işi elimden gelen en iyi şekilde ve olması gereken şekilde yapmaya çalışıyorum. O yüzden, bunu bir övgü olarak da almıyorum. Böyle söyledikleri için çok teşekkür ederim ama zaten olması gereken bu.

Oyunculuk atölyelerinde hocalık da yapıyorsun gördüğüm kadarıyla. Bu prensipleri genç oyunculara da aktarmaya çalışıyor musun?

“Hocalık yapıyorum” demeyelim de, “deneyimlerimi paylaşıyorum” diyelim. Asıl hocalığı, eşim İmer Özgün yapıyor; o sebepten ben onun yanında hocalık yapıyorum diyemem. Ama onlara elimden geldiği kadar yardımcı oluyorum. Kendi üzerimde işe yarayan yöntemleri onlarla paylaşmaya çalışıyorum ve tabii ki işin etiğini ve hatta bu sektörün gerekliliklerini yeri geldiğinde onlarla paylaşıyorum.

Eşin İmer Özgün bir akademisyen olarak destek oluyor mu sen bir role hazırlanırken? Beraber çalışır mısınız, ona danışır mısın?

Çalışma boyutunda henüz beraber bir şey yapmadık ama ondan her zaman yardımcı olmasını isterim. Çok danışırım, fikrini alırım. Fikirleri benim için çok değerli.

Sana bugüne kadar yaptığı ve en çok aklında kalan eleştiri veya övgü neydi?

Bugüne kadar yaptığı en çok aklımda kalan, işime yarayan övgü olarak şunu söyleyebilirim: Bir keresinde oynadığım bir oyunda çok sakin, neredeyse kıpırdamayan bir karakteri oynuyordum ve bunu çok sevdiğini söylemişti. Normalde hiperaktif olduğum için beni sahnede o halimle görmek hoşuna gitmişti (gülüyor).

Neredeyse her röportajında tekrar ettiğin bir cümle var: “Aysbergin üstte görünen kısmı, alttaki kısım nedeniyledir.” Bu ne demek? Göründüğünden daha farklı, daha karanlık biri olduğunu mu anlatmak istiyorsun?

Şu demek; her insan zıttıyla var olur. “Göründüğümden daha karanlık bir insanım” demiyorum ama insanların gördüğü kadar değilim. Herkesin bir karanlık yüzü var. Bende de var. Her insanda olduğu gibi tahammüllerimizin aşıldığı ve artık bam telimize basıldığı anlar oluyor. Ama sevmediğim tarafım şu: Dışarıdaki insanlara biraz daha saygılı olmaya çalışıyorum. Daha anlayışlı davranmaya çalışıyorum ve bazen maalesef bu anlayış benim yakın arkadaşlarıma veya aileme karşı aldığım sert tutumumla dengeleniyor. Bazen yabancıları üzmemek adına yakınımdakileri üzüyorum. Bunu da sevmiyorum çünkü yakınımdakiler bunu hak etmiyor ama hani insanın da kendini rahat hissettiği, daha açık olduğu yerler vardır. O sebepten öyle oluyor sanırım.

Çoğumuz böyleyiz aslında, dışarıda biraz daha maskeliyiz…

Sosyal maske kötü bir şey değildir, insan her zaman her düşündüğünü dile getiremez, canının istediği gibi davranamaz. Yüzümüzde küçük de olsa bir sosyal maskemiz olması çok önemli. İnsanların bir arada kalması için çok önemli.

Seçimi sana bırakıyorum: Çok karanlık ve çok aydınlık bir özelliğini söyler misin bize?

Karanlık özelliğim şu: Her zaman işin en kötüsünü ihtimal olarak aklıma getiririm, canlandırırım. Bunu kimi zaman kişisel olarak içimde de yaşarım. En aydınlık özelliğim ise şu: Her şeye rağmen devam ederim; her koşulda insanları ve kendimi mutlu kılmayı beceririm.


Raymond Weil iş birliğiyle.
Genel Yayın Yönetmeni: Serli Gazer

Fotoğraf: Mert Terliksiz

Moda Direktörü: Kübra Konca

Röportaj: Binnaz Saktanber

Kreatif Direktör: Özge Arıman 

Prodüktör: Aşkın Tosun

Post-prodüksiyon: Ashkan Ramezani Saç: Talat Kıvrak
Makyaj: Alev Kaya
Moda Direktörü Ekibi: Meriç Güral, Rumeysa Kılıçatan
Makyaj Asistanı: Hacer Tekin

Fotoğraf Asistanı: Çağatay Çılgın, Furkan Dağ
Kreatif Direktör Asistanı: Dila Arık

İletişim Danışmanı: Başak Güneşberk

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.