Sosyal medya, tatile çıkmaya dair bakış açımızı değiştiriyor. Ardı arkası kesilmeyen “tatil” içerikleri ilk bakışta planlamayı kolaylaştıran ve hayatın günlük akışında görmeyeceğimiz yerleri “keşfetmemizi” sağlayan bir araç gibi gözükse de aslında tatile gitmeyi bir “performans sahasına” dönüştürdü. Tatil artık yaşanılan bir deneyim değil, dijital dünyada harcanın bir para biçimi.
İçindekiler
Karar ve planlama aşamaları
En son hangi tatilinize kalpten ve samimi bir keşif heyecanı ile gittiniz? Hangisine giderken fotoğraf çekeceğiniz alanların ve vereceğiniz pozların zihinsel bir listesiyle oradaydınız?
Sosyal medyada maruz kaldığımız ya da daha yakından bir etkileşim ile parçası olduğumuz içerik üretim-paylaşım-tüketim zinciri kafamızda belirli standartlar ve beklentiler oluşturuyor. Bu beklentiler tatile gideceğimiz lokasyonu seçmemizden bavulumuza, yapılacaklar listemizden gittiğimiz tatil lokasyonuna dair tavrımıza kadar her şeyi etkiliyor.
Karşımıza “gizli bahçe” ve “saklı cennet” olarak çıkan içerikler, genelde sahte bazen de zararlı oluyor. Hangisi reklam hangisi samimi bir öneri anlayamadığımız içeriklerin arasında kaybolurken ya turist tuzaklarına kendimizi kaptırıyoruz ya da gerçekten saklı kalması gereken doğal bir hazineyi fazla insan ve yetersiz altyapının da iş birliği ile mahvediyoruz.
Yeni bir yeri görmek, seyahat etmek eskiden yabancı bir sokakta kaybolmak ve sonraki gün görmeyeceğin insanlarla tanışmaktı. Artık hiçbirimiz Before Sunrise aşkı yaşamanın hayalini kurmuyoruz çünkü gideceğimiz noktalar GPS’de işaretli, “viral rotalar” başlığıyla paketlenmiş bir tur şeklinde satılıyor.
Modern turist ve estetik ekonomisi
Estetik ekonomisi, beğenilerin ve görüntülenme sayılarının birer para birimi olarak kabul edildiği bir sistemi. Bu ekonomide seyahat edilen lokasyon, deneyimlenen bir yerden ziyade bir dekor ve seyahatin kendisi bir performans.
Bunda, büyük markaların son dönemlerde tatilleri kullanma biçimi de oldukça etkili. Özellikle yaz aylarında insanların içerik tüketme alışkanlıklarının değişimini fark eden markalar ve ünlü isimler yeni reklamlarını marka yüzlerinin tatillerine yedirmeye başladılar. Tarte gibi güzellik markaları reklam yüzlerinin “tüm masrafları karşılanmış” tatillere gönderirken Kylie Jenner gibi büyük isimler bikini markaları ile yaptıkları iş birliklerini kıpkırmızı bir gün batımı ve yat tatili ile duyuruyor.

Turizm, bu değişimden oldukça etkilenirken yeni bir kavramın doğumu yaşanıyor: modern turistler. Modern turistler, sadece görmek için değil görünmek için de seyahat ediyor. Bu turist tipi, sosyal medyanın yarattığı illüzyonun hem tüketicisi hem de üreticisi, yani suç ortağı, konumunda kalıyor.
Bir adada mahsur kalsak
Avrupa ülkelerine gitmek ekonomik ve bürokratik sebeplerden zorlaştıkça ya da sadece modası geçtikçe insanların tatil rotaları daha egzotik opsiyonlara yöneliyor. Mesela, kendi ülkemizden çok daha ucuz olduğu haberlerini gördüğümüz bir üçüncü dünya ülkesinin tropikal bir adasını gözümüze kestiriyoruz. Uçuş neredeyse on iki saat fakat vadettiği manzaralar her şeye değer.
İnsanlar Bali gibi adalara büyük beklentiler ile gidip yine aynı büyüklükte hayal kırıklıkları ile geri dönüyor ve üzülerek söylüyorum ki bunun tüm suçlusu yine kendileri.
TikTok gibi uygulamalardan yükselttiğimiz beklentilerimiz, ülkenin doğal yapısını görünce neden suya düşüyor? Çünkü sosyal medya, ülkeleri “sindirilebilir estetik paketlere” indirgiyor.
İnsanlar, ekonomisini turizm sayesinde ayakta tutabilen ve yerel halkın fakirlikten kırıldığı bir adaya tatile gidiyor çünkü sosyal medya onları bu adayı bir “cennet” olarak pazarlamış. Adanın gerçeği olan trafik, musluk suyunun içilememesi veya doğanın kendi kaosu ise bir “hata” gibi hissettiriyor.
Oysa bir adım atıp dışardan baktığımızda, tropik bir adaya tatile gidip kendi yaşam alanında var olan hayvanlarla karşılaşmamayı beklemek son derece komik. Bu, tatile gidilecek yeri bir “tema parkı” sanmaktan doğuyor. Adanın doğası bir dekor değil; ancak sosyal medya kültürü bize her şeyi bizim için hazırlanmış bir set gibi sunuyor. Sosyal medyanın sunduğu “temizlenmiş” ve “estetize edilmiş” egzotizm, hayatın doğal akışındaki “pürüzleri” kabul etmiyor.
Modern turist tatil için seçtiği lokasyonu, sadece bir “arka plan” olarak değerlendirildiğinden; oranın yerel halkı, dini değerleri veya ekosistemine dair gerçek bir ilgi ya da saygı geliştirmiyor. Günün sonunda orası sadece bir stüdyo. Bunun sonucu olarak turistlerin kutsal tapınaklara yaptıkları saygısızlıklar, tarihi eserlere adını kazıyan insanlarla karşılaşıyoruz. Yerel hak da bu stüdyo yanılmasından payını alıyor. Yerel halkı figüran olarak görmeye başlamak, temelinde “hizmet satın alan” insanlar olduğumuzu tehlikeli bir hızda unuttuğumuz ve gerçekten “hizmet” beklediğimiz çirkin bir kibrin kapısını aralıyor.
Kış tatillerinin sezonu açılmışken ve eminim şu an bu satırları okurken bile kafanızda tatil planlamasının trafiği başlamışken, durup hepimizin birbirine ve kendisine şu soruyu sorması gerekiyor gibi hissediyorum: Kameram yanımda olmasaydı, yine de burada olmak ister miydim?
Fotoğraf: Kylie Jenner
İlginizi çekebilecek bir diğer yazı >>>>> Her şeyin bir hikayesi olmak zorunda mı?