Aile içinde söylenmeyenler, çoğu zaman söylenenlerden daha kalıcıdır. Joachim Trier sinemasının en güncel halkası, baba-kız ilişkilerini ikameler, roller ve sessizlikler üzerinden okuyor. Filmin duygusal mimarisini oyuncular Elle Fanning ve Stellan Skarsgård’la birlikte düşünüyoruz.

En yakınımızdakilere neden hep en uzaktan konuşuruz? Anlaşılmak istemez miyiz gerçekten? Joachim Trier sinemasının uzun süredir etrafında dolandığı bu soru, Sentimental Value’da artık kaçıngan davranamayacağımız kadar odakta duruyor. Trier, Oslo, August 31st’te insanın içine çöken yalnızlığı, Thelma’da bastırılmış arzuların yarattığı tedirginliği, The Worst Person in the World’de ise bir kuşağın duygularını düzenleyememe halini anlatmıştı. Sentimental Value, bu hattı terk etmiyor; tam tersine, onu aile ilişkilerinin en kırılgan yerine doğru genişletiyor.

Film, çağdaş bir epikmişçesine baba-kız ilişkisini büyük yüzleşmelerle ya da dramatik patlamalarla kurmuyor. Trier’nin kamerası yine mesafesini koruyor; anlam, daha çok söylenmeyenlerde, yarım kalan temaslarda, konuşulamayan yerlerde birikiyor. Gustav (Stellan Skarsgård), sanatıyla olduğu kadar ilişkileriyle de kontrol alanları kurmaya alışmış bir baba. Kızı Nora’yla kuramadığı bağ, film boyunca doğrudan bir hesaplaşmayla sonuçlanmıyor da daha çok bir hayalet gibi etrafta dolanıyor.
Hemen bir özet geçeyim: Bu kırılgan hatta, Gustav’ın yeni filminde kızı Nora’yı oynatma isteği belirleyici bir eşik oluşturuyor. Nora’nın bu teklifi reddetmesiyle, Gustav rolü Rachel’a (Elle Fanning) veriyor. Rachel’ın hikayeye dahil oluşu, yeni bir karakterin sahneye çıkmasından fazlasını temsil ediyor tabii: baba-kız arasındaki temas eksikliği, başka bir beden üzerinden görünür hale geliyor. Görünürlükle kırılganlık, ilham perisi olmakla kendi sınırlarını çizmek arasında gidip gelen Rachel; Nora’yla kurulamayan ilişkinin yerini istemeden dolduruyor. Film de burada sevginin neden doğrudan değil de temsil ve ikame yoluyla dolaşıma girdiğini hatırlatıyor.
Oyuncuların performansları da bu mesafeyi özellikle koruyor. Film, karakterlerini açıklamakla ilgilenmiyor; onları izlemeyi tercih ediyor. Böylece Trier sinemasında uzun süredir tanıdık olan o sessiz gerilim, bu kez kuşaklar arası bir duygusal miras meselesine dönüşüyor. Cevaplardan çok doğru sorularla baş başa bırakan bu dünyayı, filmin başrolleri Elle Fanning ve Stellan Skarsgård’la konuştuk.

Sentimental Value, özellikle erkek yönetmenlerle kadın oyuncular arasındaki ilişkide, yaratıcılık ile kontrol arasındaki sınırların ne kadar geçirgen olabildiğini hatırlatıyor. Kendi iş birliklerinizde, sizin için gerçekten eşit bir yaratıcı alan nasıl bir deneyim?
Elle Fanning: Bu film özelinde şunu söyleyebilirim: Eğer hayalimde “mükemmel” bir yaratıcı alan kuracak olsam, Joachim’in bu filmde bizim için yarattığı şeye çok benzerdi. Oyuncuyla gerçekten çalışan bir yönetmen. Gün içinde ne hissettiğine, duygularının nerede olduğuna çok hassas; ona göre ayarlanmış, çok dikkatli bir yaklaşımı var. Ve seni gerçekten görüyor. Etrafına kurduğu ekip de öyle (film için seçilmiş, hikayeye hizmet eden, aynı zamanda hikayeye gerçekten yatırım yapmış bir ekip.) Set, düzenini çok iyi oturtmuş bir topluluğun bir parçasıymışsın hissi veriyor. Onunla çalışırken kırılgan olmanın, kendini açmanın güvenli olduğunu hissediyorsun. Benim için bu, hayalimden kurduğum bir senaryoymuş gibi, bulunabileceğim en ideal çalışma ortamıydı zaten.
Stellan Skarsgård: Çalışmayı tercih ettiği şekil gerçekten de etkileyici. Nezaketle, güven vererek, sevgiyle yaklaşıyor. Onun setinde sızlanmak, negatif olmak… olmuyor. İşlemiyor. O yüzden orası parçası olmak için çok da güzel bir set. O kadar ki bu aralar film tanıtımları esnasında dünya turu yaparken bile, her karşılaştığımızda birbirimizi görmekten aynı şekilde mutlu oluyoruz.
Filmde aile, hem kutsal hem de boğucu bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Hikaye; miras, duygusal emek ve taşıdığımız hayaletler etrafında şekilleniyor. Bu anlatı, sizin kendi kuşaklar arası ya da sanatsal miraslarınız üzerine düşünmenize neden oldu mu?
Stellan Skarsgård: Bu filmde, neredeyse herkesin kendinden bir şey bulabileceği pek çok alan var. Çünkü hepimizin bir anne-babası oldu, ya da çocuklarımız, kardeşlerimiz var. Film herkese bir yerden dokunuyor. Joachim, bir cerrahın dikkat seviyesiyle, gerçekten can yakan noktalara parmağını bastırıyor. Bu meseleleri inceliyor, onlar hakkında sorular soruyor, onlara şiirsel bir yükselti kazandırıyor ama çözüme ulaştırmaya çalışmıyor.
Final, çözülemeyen problemlerin illa bir çözümü olacağı yalanına saklanmıyor; bir problemi çözmenin sözünü vermiyor. Ve bu iyi bir şey aslında. Çünkü bazı problemler çözülemiyor. Tam anlamıyla bitiş çizgisini geçmek diye bir şey yok; bazı anılar yara ya da iz olarak yaşamaya devam ediyor. Ama Sentimental Value yine de umutlu bir son sunmayı başarıyor. Karakterler konuşmaya, affetmeye ya da en azından birlikte yaşamayı denemeye başlıyor.
Elle Fanning: Aslında Stellan diyeceklerimi ifade etmiş oldu. Şunu ekleyeyim: Tema ne kadar ağır olursa olsun, filmde kendini açıkça belli eden bir hafiflik hali ve neşe var. Bu his sette de vardı. Duygusal olarak bu kadar yoğun bir malzemeyle çalışırken bile, Joachim tonu hafif tutmayı başarıyor ve bunu asla duygusal manipülasyona başvurmadan yapıyor. Bunu özellikle çok kıymetli buldum.

Filmin yaratım ile manipülasyon arasındaki sınırları sürekli olarak sorguladığıyla başlamıştık sohbete. Oraya geri döneceğim: Siz kendi işlerinizde ve yönetmenlerle kurduğunuz iş birliklerinde bu çizgiyi nasıl belirliyorsunuz?
Stellan Skarsgård: Ben kimseyi manipüle etmek istemem. İstemiyorum. Manipülasyondan nefret ederim. Bir yönetmen, beni daha iyi bir performans göstereyim diye manipüle edebileceğini düşünüyorsa, konuyla anında yüzleşirim. Çünkü benim işimi benden daha iyi bildiğini sanan biriyle çalışıyorumdur. Oysa bilmiyor. Oyunculukta kullandığınız bir teknik vardır: bu teknik size yardımcı olabilir, bazen bilinçli şekilde kullanabilirsiniz. Ama numara yapıyorsanız bu da hemen ortaya çıkar. Önemli olan tek şey, duyguların gerçek olmasıdır. Anda olmanız ve yaptıklarınız karşısında kendinizin bile şaşırması gerekir… Çünkü hayat da böyledir. Siz şaşırırsanız, seyirci de şaşırır.
Rachel, sessizlikte görünürlük kazanan bir karakter gibi; ilham perisi olmakla kendi hikayesinin yazarı olmak arasında sıkışmış bir yerde duruyor. Karakter, Sentimental Value’da, kadın olmanın aynı anda hem görünür hem de kırılgan olmak anlamına geldiği o huzursuzlukla yaşıyor gibi. Kamera onu bir nesne gibi çerçevelerken, Rachel bu bakışı geri almaya çalışıyor. En azından benim okuduğum yer burası. Siz bu gerilimi nasıl kurdunuz? Bir oyuncu olarak size daha çok huzursuzluk mu verdi, yoksa güçlendirici mi hissettirdi?
Elle Fanning: Onu bu kadar ilginç kılan şey de tam olarak bu aslında: Hikayeye, kendini kaybolmuş hissettiği bir noktada dahil oluyoruz. Yeteneklerine inanıyor ama onları gerçekten gösterebileceği bir fırsatla hiç karşılaşmamış; bir anlamda bir kutunun içine sıkıştırılmış bir oyuncu.
Gustav’la tanışması ve onun bu fırsatı vermesiyle birlikte, Norveç’te çekilecek yabancı bir filmde yer almayı kabul ederek oldukça cesur bir karar alıyor; konfor alanının dışına çıkıyor. Bu çizgide yürümek benim için de çok heyecan vericiydi. Aynı zamanda katartik bir yanı da vardı, çünkü oyunculukta çoğu zaman birilerinin size o alanı açmasını beklemek zorunda kalıyorsunuz.
Ben çok küçük yaşta çalışmaya başladım ve gittikçe kendi gücümü, söz hakkımı daha fazla sahiplendiğimi hissediyorum. O yüzden, kendinden emin olmayan, yönünü kaybetmiş bir karakteri canlandırmak benim için ayrıca ilginçti.
Finalde Rachel, aslında çok istediği bir şeyden vazgeçmeyi seçiyor. Bu onun kırılma noktası. Öyle olsa da filmin sonunda bir umutlu hisler de baskın. Onun yoluna devam edeceğini, bundan sonra yapacağı şeylerin güçlü olacağını hissediyorsunuz. Gustav’la yaşadığı bu deneyim ve onun Rachel’da bir şey görmüş olması, bu umudu mümkün kılıyor.
Kısacası, bu hikaye Rachel’ın kendi gücünü geri kazanmasıyla ilgili.

Gustav, hem sanatta hem de özel hayatında hikayeyi kimin anlattığını belirlemeye alışmış bir karakter. Onu canlandırırken, acı-çeken-erkek-dahi mitine (tortured-male-genius-myth) mitine bilinçli olarak mesafe mi koydunuz yoksa bu figürün daha insani çelişkilerini karakterin kendinden yola çıkarak mı kurmak istediniz?
Stellan Skarsgård: Ben “acı-çeken-erkek-dahi” mitine inanmıyorum; dolayısıyla onu hiç canlandırmıyorum. Daha çok kusurlarla dolu bir insanı oynamaya çalışıyorum. Zaten onu ilginç kılan da bu kusurlar. Gustav kızıyla (Nora) gerçekten bir ilişki kurmak istiyor; bir rol verip geri çekilmek istemiyor. Ama neden samimi bir iletişim kuramadıklarını da, bu çıkmazdan nasıl çıkacağını da bilmiyor. Rachel’la çalıştığı iş alanında ise tamamen sakin ve kontrol sahibi. Orası onun bildiği bir alan; ne yaptığını biliyor. Ama kişisel hayat, muhtemelen hepimiz için olduğu gibi, onun için de çok daha zor.
Joachim Trier, karakterlerini çoğu zaman sessizlikler ve duraklamalar üzerinden kuruyor ya… Sizce karakteriniz, konuşmadığı anlarda seyirci tarafından nasıl okunuyor?
Elle Fanning: Bu filmde aslında pek çok şey, söylenmeyenler üzerinden anlaşılıyor. Joachim’in bu sessizliklerin içinde kalmaktan çekinmemesi, olayların nasıl ilerleyeceği açısından çok belirleyici. Çünkü çoğu zaman söylediklerimiz, gerçekten ne demek istediğimizi birebir yansıtmıyor; cümlelerin altında neredeyse her zaman başka katmanlar oluyor.
Bu durum filmin kurgusunda da çok net hissediliyor. Sahne aralarına bırakılan boşluklar, duraklamalar, nefes aralıkları birleşiyor ve filmin duygusunu asıl taşıyan unsur haline geliyorlar.
Stellan Skarsgård: Filmde pek çok açıklama bilinçli olarak çıkarılmış. Anlatı, izleyiciye her şeyi adım adım açıklayan bir yapı kurmuyor. Özellikle ilk sahnelerde, daha çok izlenim üzerinden kurulan bir anlatım var.
Benim için oyunculuk, replikleri söylemekle kısıtlı bir şey değil. Dil, duyguları ifade etmek için oldukça sınırlı kalan bir araç. Yüzünüzle, bedeninizle, duruşunuzla çok daha fazlasını anlatabilirsiniz, tabii eğer bunu yapmak için kendinize izin verirseniz. Sözcüklerin yetemediği, dilin taşıyamadığı her şey, bana hep daha zengin ve oldukça da ilginç gelmiştir.
Fotoğraflar: @mubiturkiye