Timothée Chalamet, Şubat 2026’da Variety dergisi için Matthew McConaughey ile yaptığı bir röportajda opera ve bale hakkında bütün internetin nefretini üzerine çeken hatta birçok insana göre Oscar’ı kaybetmesine sebep olacak bir cümle kurdu. Chalamet, sinemanın geleceği, izleyici kitlesinin ilgisi ve herkesin dijital platformlar aracılığıyla içerik tükettiği yeni çağda sinema salonlarını dolu tutmayı önemsediğini anlatırken, “Sinema, opera ve bale gibi kimsenin umursamadığı bir sanat dalına dönüşsün istemiyorum” dedi. Hemen ardından da gülerek “Bu lafla izleyici kitlemin yüzde on dördünü kaybetmiş olabilirim” diye ekledi.
İnternet ortamının eline düşmüş her şey gibi hızlıca bağlamından koparılan bu söylem hem opera ve bale üretimlerinde emek gösteren sanatçılar hem de diğer sinema oyuncuları tarafından büyük bir tepki ile karşılandı. Londra’daki Royal Ballet and Opera, sosyal medya üzerinden Chalamet’yi performanslarını izlemeye davet ederek salonlarının her gece binlerce kişiyle dolduğunu belirtti. Seattle Operası ise Chalamet’in “yüzde on dördünü kaybettim” esprisine gönderme yaparak, biletlerde %14 indirim sağlayan “TIMOTHEE” kodunu paylaştı. Opera sanatçısı Isabel Leonard ve efsanevi tenor Andrea Bocelli, bu sanat dallarının “geçmişin sanatı” olmadığını, yaşayan ve sürekli evrilen formlar olduğunu vurguladı. Rapçi Doja Cat de TikTok üzerinden Chalamet’in bu kadar köklü sanat dallarına saygısızlık ettiğini belirten sert bir video paylaştı. Birçok orkestra şefi, Timothée’yi hedef alan videolar çekti.
Timothée, TikTok gibi ortamlarda “feminen” bulduğu sanat dallarını aşağılamak ve bu sebepten “mizonijist” olmakla bile suçlandı. Birçok insan, kariyerinin son yıllarında -özellikle Marty Supreme filmi için medya turundayken- karakterinin çok değiştiğini ve artık tanıdıkları “Timmy” olmadığını söylerken hayranların bir kısmı bu yeni “burnu havada” tavrı Kylie Jenner olan ilişkisine bağladı (ki, bunun ne kadar mizonijist olduğunu anlatmaya gerek bile yok diye düşünüyorum)
Bir TikTok kullancısı, sinema ve bale fiyatlarını karşılaştırarak aslında balenin daha çok önemsenen bir sanat dalı olduğunu çünkü biletlerinin çok daha pahalı olduğunu ama herhangi bir insanın sinemaya gidebildiğini söyleyen bir video paylaştı. Bence, bu anlayış bile Timothée’nin sözlerinin ne kadar haklı olduğunun kanıtı. Kimse böyle ele almasa da belki en başa dönüp, “sanat nedir, değeri nasıl ölçülür?” gibi sorular sormamız gerekiyor. Eğer bir sanat dalı yıllardır belirli bir gelirin üzerindeki insanlar için üretilebilir ve tüketilebilir ise daha mı değerlidir?
Timothée’nin kariyerinin başından beri hiç görmediği bir medya linçine maruz bırakan bu açıklama, bana kalırsa oldukça iyi niyetli – niyetinin ne olduğunun da ötesinde, yanlış değil. Timothée, New York balesinde balerinlik yapan bir anne ve büyükanne ile büyüyor. Lise ve üniversitede güzel sanatlar okumuş olduğu da düşünülürse, okul yıllarında defalarca kez bu alanlar hakkında eğitim alıyor ve yeteneğinin sınırlarını keşfetme imkanı yakalıyor.
Gençlik yıllarında balerin kıyafeti giydiği, müzikallerde rol oynadığı videolar bir internet araması uzaklığımızda. Ayrıca, kendisi Marty Supreme’deki rolüne hazırlanırken performansı için ilham aldığı baletlerden de bahsediyor. Anlayacağız, ne bale ne de opera saygı duymadığı bir alan değil.
Timothée, 2019’da bile opera ve balenin “halktan kopuşu” hakkında konuşuyor. Aslında, kendi içinde tutarlı ve insanların düşündüğünün aksine yeni “burnu havada” karakteri sebebiyle sanat türleri arasında bir rekabet oluşturup kendi sanatını daha yukarıya koymuyor. Tam tersi, 2019’dan beri samimi bir biçimde bu konu üzerine düşünüyor ve üzülüyor gibi gözüküyor. Opera ve bale, yüksek fiyatlar ve elitiz yapısı sebebiyle “ortalama bir insanın” erişebileceği bir sanat dalı olmaktan çıkalı uzun bir zaman oluyor. Aslında, oldukça uzun bir zaman sonra insanların opera ve bale hakkında konuşmasına yol açan ilk şey, Timothée’nin açıklaması oldu.
Timothée’nin; kendi ürettiği sanatın da “niş” bir ilgi alanına dönüşüp sınırlı sayıda insanın eğlencesi olmasını istememesi, sinema salonlarını doldurmak için gösterdiği çaba ve parasını kendi cebinden verdiği tanıtım kampanyaları aslında nefret değil övgüyü hak eden şeyler. Erişilebilir sanat, herkesin hakkı ve bunu devam ettirmek yönündeki çabaların hepsi değerli. Hiçbir sanat dalı, bir grup insan için “statü” göstergesine dönüşmemeli. Chalamet’in yorumu, “anti entelektüalizm” olarak yorumlanmamalı. Özellikle yükselen sağın bu kadar güçlü olduğu bir Amerika ve dünya gerçekliğinde, sanatın üretici ve tüketicisine de savaş açılmışken sinema kadar yaygın bir sanat dalının da halktan kopması konusunda endişeli olmak kadar doğal bir şey var mı?
Bana kalırsa; Chalamet’nin opera ve bale örneği üzerinden kopardığı fırtına, aslında sanat dünyasındaki o derin ve kibirli ayrışmanın bir dışavurumu. “Yüksek sanat” adı altında soylulaştırılan, bilet fiyatlarıyla halkın büyük çoğunluğunu kapı dışarı eden ve sadece belirli bir zümrenin entelektüel tatmini için yaşayan disiplinler, asıl anti-entelektüalizmin kalesidir. Sanat, toplumun geneline dokunabildiği ve herkes tarafından erişilebilir olduğu sürece “yaşayan” bir formdur.
Timothée’nin endişesi, sinemanın da bu soğuk ve steril “müze sanatları” gibi halktan kopuk bir hale dönüşmesi. Sinema, doğası gereği demokratiktir; bir asgari ücretlinin de bir CEO’nun da aynı karanlık salonda, aynı duyguda buluşabildiği son sığınaktır. Eğer sanatı sadece “pahalı ve azınlığa hitap eden” bir şey olarak tanımlarsak, onu halkın elinden almış oluruz. Bu bağlamda Chalamet’nin uyarısı bir küçümseme değil; sinemanın o eşsiz, birleştirici ve erişilebilir ruhunu koruma çabasıdır. Sanatın değerini salonun ne kadar lüks olduğu ya da biletlerin ne kadar pahalı olduğu üzerinden ölçülemez.