Ruh Sağlığı

Her şey travma mı? Popüler psikolojinin yeni tuzağı

Her şey travma mı? Popüler psikolojinin yeni tuzağı

Bir zamanlar yalnızca terapi odalarında konuşulan kavramlar artık günlük dilimizin parçası. Sosyal medyada birkaç dakika geçirmeniz yeterli; “tetiklenmek”, “travma”, “iç çocuk”, “bağlanma stili”, “narsist”, “toksik ilişki”, hatta son dönemde sıkça kullanılan “duygusal enflamasyon” gibi ifadeler karşınıza çıkıyor.

Kuşkusuz bu değişim önemli. Ruh sağlığına ilişkin farkındalığın artması, insanların duygularını konuşabilmesi ve yardım aramaktan daha az çekinmesi, son yılların en değerli kazanımlarından biri.

Ancak her bilgi popülerleştikçe sadeleşir; bazen de anlamını kaybetmeye başlar.

Bugün yaşadığımız birçok duygusal güçlüğü tek bir açıklamaya indirgeme eğilimindeyiz: Travma.

Oysa psikoloji, tam da bu tür tek nedenli açıklamalara mesafeli duran bir bilimdir.

Sigmund Freud, insan davranışlarını anlamaya çalışırken bilinçdışına dikkat çekti; çocukluk yaşantılarının önemini vurguladı. Ancak Freud’un kuramı bile insan ruhunu yalnızca travmalar üzerinden okumuyordu. İçsel çatışmalar, bastırılmış arzular, savunma mekanizmaları, ilişkiler ve gelişimsel süreçler, ruhsal yaşamın birbirine geçmiş parçalarıydı. İnsan davranışı hiçbir zaman tek bir nedene indirgenemezdi.

Aradan geçen yüz yılı aşkın sürede psikoloji çok farklı ekoller geliştirdi. Davranışçı yaklaşım öğrenmeyi, bilişsel psikoloji düşünce kalıplarını, hümanistik psikoloji insanın gelişme potansiyelini, bağlanma kuramı ise erken ilişkilerin önemini anlattı. Farklı kuramlar farklı pencereler açtı; ama hepsinin ortaklaştığı bir nokta vardı: İnsan zihni, tek bir kavramla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.

Buna rağmen popüler psikoloji bazen bizi kolay cevaplara yöneltiyor.

İş yerinde eleştirildik…

“Tetiklendim.”

Bir arkadaşımız sözünü tutmadı…

“Bu çocukluk travmam.”

İlişkimiz bitti…

“Karşımdaki kesin narsistti.”

Yoğun bir dönemden geçiyoruz…

“Duygusal enflamasyon yaşıyorum.”

Oysa bazen yaşadığımız şey sadece üzüntüdür.

Bazen hayal kırıklığıdır.

Bazen yas tutulması gereken bir kayıptır.

Bazen de uykusuzluk, yoğun tempo ya da yaşamın olağan stresidir.

Bunların hepsi insan olmanın doğal parçalarıdır.

Elbette travma gerçektir. Tetiklenme gerçektir. Ruhsal yaralar da gerçektir. Ancak bu kavramların varlığı, yaşadığımız her olumsuz duygunun mutlaka klinik bir açıklaması olduğu anlamına gelmez.

Viktor Frankl, “İnsandan Anlam Arayışı”nda insanın acıyı tamamen ortadan kaldıramayacağını, fakat ona yüklediği anlamı değiştirebileceğini anlatır. Çünkü psikolojinin amacı acısız bir yaşam vaat etmek değildir; acıyla kurduğumuz ilişkiyi dönüştürebilmektir.

Belki de asıl risk, psikoloji kavramlarının çoğalması değil; onları gelişigüzel kullanmaya başlamamızdır.

Her kırgınlık travma değildir.

Her öfke tetiklenme değildir.

Her zor insan narsist değildir.

Her yorgunluk tükenmişlik değildir.

Ve her mutsuzluk, tedavi edilmesi gereken bir bozukluk anlamına gelmez.

Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: “Gerçekten geçmişim mi konuşuyor, yoksa şu an yaşadığım olaya doğal bir insani tepki mi veriyorum?”

Çünkü psikoloji bize her duyguya bir etiket vermeyi öğretmez. Tam tersine, insan ruhunun çelişkili, katmanlı ve değişken doğasını anlamayı öğretir. Belki de ruh sağlığını korumanın ilk adımı, yaşadığımız her duyguyu bir tanıya dönüştürmek değil; önce onu merak etmek, anlamaya çalışmak ve gerektiğinde yardım istemeyi bilmektir.

İnsan ruhu, tek bir etikete sığmayacak kadar derindir. Ve belki de psikolojinin bize bıraktığı en önemli miras tam olarak budur.

Fotoğraf: Unsplash

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.