Uzun zamandır istediğimiz bir ürünü satın aldığımızda kısa süreli bir heyecan yaşarız. Ancak günler ya da haftalar geçtikçe bu heyecan yerini alışkanlığa bırakabilir ve kendimizi yeniden başka bir şey isterken bulabiliriz. Peki bizi gerçekten mutlu eden şey satın aldığımız ürün mü, yoksa ona sahip olma ihtimali mi? Alışveriş, beklenti, yenilik ve mutluluk arasındaki ilişkiye yakından bakalım.
Yeni bir telefon, uzun zamandır istediğimiz bir çanta, bir çift ayakkabı ya da haftalardır araştırdığımız o elektronik eşya… Satın aldığımız anda hissettiğimiz heyecanı hepimiz biliriz. Ürünü inceler, kutusunu açarken bile ayrı bir keyif yaşar ve bir süre onu hayatımızın en güzel detaylarından biri gibi görürüz. Sonra ne olur? Birkaç hafta geçer. Bir zamanlar almak için sabırsızlandığımız şey, artık evimizin ya da günlük hayatımızın sıradan bir parçasıdır. Hatta kendimizi yeniden internette gezinirken, başka bir ürünün hayalini kurarken bulabiliriz. Peki, bizi bu kadar heyecanlandıran bir şey neden bu kadar çabuk sıradanlaşır?
Yeni bir şey almak neden bu kadar mutlu ediyor?
Aslında bizi ne heyecanlandırıyor? Bu sorunun cevabını yalnızca “dopamin” diyerek açıklamak kolay ama eksik olur. Dopamin, sıklıkla “mutluluk hormonu” olarak anılsa da bundan çok daha karmaşık bir role sahiptir. Ödül beklentisi, motivasyon, öğrenme ve davranışların yönlendirilmesi gibi birçok süreçte rol oynar. Dolayısıyla yeni bir şey satın aldığımızda yaşadığımız heyecanı yalnızca dopaminle açıklamak yerine, beklenti, yenilik, ödül, alışma ve psikolojik ihtiyaçlar gibi birçok faktörü birlikte düşünmek gerekir. Belki de bizi heyecanlandıran şey, sahip olduğumuz nesneden çok ona sahip olma ihtimalidir. Bir ürünü satın almadan önce onu araştırır, farklı modelleri karşılaştırır, nasıl kullanacağımızı hayal ederiz. Zihnimizde küçük bir gelecek senaryosu oluştururuz: “Buna sahip olduğumda çok mutlu olacağım.” Ancak satın alma gerçekleştiğinde beklenti yerini gerçek deneyime bırakır.
Neden sahip olmadan önce daha çok heyecanlanıyoruz?
Beklemek neden bazen sahip olmaktan daha heyecanlı? Bir şeyi uzun süre istemek, zihnimizde onunla ilgili olumlu bir hikaye kurmamıza neden olabilir. Fakat sahip olduğumuz anda “beklenen gelecek” bugünün gerçeğine dönüşür. Yeni çantamızın ilk günkü heyecanını birkaç ay sonra aynı yoğunlukta hissetmememiz bu nedenle şaşırtıcı değildir. Başlangıçta bizi heyecanlandıran şey, bir süre sonra gündelik hayatımızın sıradan bir parçasına dönüşebilir. Üstelik satın alma davranışının kendisi de ödüllendirici olabilir. Bir şeyi istemek, araştırmak, seçmek, satın almak ve sonunda ona sahip olmak kısa süreli bir haz döngüsü yaratabilir. Böylece bazen ihtiyacımız olan şey yeni bir eşya değil, yeni bir heyecan haline gelebilir.

Sosyal medya alışveriş isteğimizi nasıl etkiliyor?
Peki ya başkalarında gördüklerimiz? Sosyal medya bu döngüyü daha da görünür hale getiriyor. Gün boyunca başkalarının kıyafetlerini, çantalarını, evlerini, seyahatlerini ve alışverişlerini görüyoruz. Bu görüntüler, farkında olmasak bile kendi hayatımızı ve sahip olduklarımızı değerlendirme biçimimizi etkileyebiliyor. “Bunu gerçekten istiyor muyum?” sorusunun yerini zaman zaman “Benim neden yok?” sorusu alabiliyor. Dolayısıyla bazen bir şeyi istememizin nedeni, onun bize gerçekten iyi gelecek olması değil; başkalarının sahip olduğu bir şeyin bizde de bulunmasını istememiz olabilir.
Gerçekten ihtiyacımız var mı, yoksa sadece istiyor muyuz?
Çözüm daha az almak mı? Belki de mesele tamamen alışverişi bırakmak değil; daha az ve daha bilinçli satın almak. Kendimize bir şey almak elbette kötü değil. Uzun zamandır istediğimiz bir ürünü satın almak, ihtiyaçlarımızı karşılamak ve bundan keyif almak hayatın doğal bir parçası. Ancak satın alma isteği geldiğinde birkaç saniye durup kendimize bazı sorular sormak, kararımızı değiştirebilir: Buna gerçekten ihtiyacım var mı? Birkaç ay sonra da kullanacak mıyım? Benzer bir şeye zaten sahip miyim? Bunu gerçekten istediğim için mi alıyorum? Yoksa başkasında gördüğüm için mi istiyorum? Şu anda bir ihtiyacımı mı karşılıyorum, yoksa kendimi daha iyi hissetmeye mi çalışıyorum? Özellikle plansız alışverişlerde kendimize birkaç gün düşünme süresi vermek de işe yarayabilir. Çünkü bazen satın alma isteği, ürünün kendisinden çok o anda yaşadığımız duyguyla ilgilidir. Daha az satın almak aynı zamanda sahip olduklarımızla kurduğumuz ilişkiyi de değiştirebilir. Sürekli yeninin peşinden koşmak yerine elimizdekileri kullanmaya, onlardan keyif almaya ve değerlerini fark etmeye daha fazla alan açabiliriz.

Daha fazlasına sahip olmak gerçekten daha mutlu ediyor mu?
Daha fazlası, gerçekten daha fazla tatmin getiriyor mu? Burada önemli bir ayrım var: Haz ve tatmin aynı şey değil. Yeni bir şey satın almak bize kısa süreli bir haz verebilir. Ancak uzun vadeli iyi oluş yalnızca sahip olduklarımızla açıklanamaz. Aidiyet, yakın ilişkiler, özerklik, yeterlik ve hayatımıza anlam katan deneyimler de kendimizi nasıl hissettiğimiz üzerinde önemli bir role sahiptir. Belki de bu yüzden dolabımız doluyken bile “Giymeye hiçbir şeyim yok” diyebiliriz. Sorun her zaman sahip olduklarımızın az olması değildir. Bazen onlardan beklediğimiz duygusal tatmini yanlış yerde arıyor olabiliriz.
Belki de asıl ihtiyacımız yeni bir şey değil…
Belki de asıl soru bu. Bir sonraki alışveriş isteğinde kendimize şu soruyu sormayı deneyebiliriz: “Ben gerçekten bu ürünü mü istiyorum, yoksa bu ürüne sahip olduğumda hissedeceğimi düşündüğüm duyguyu mu?” Belki de çözüm daha fazlasına sahip olmak değil; daha azını seçmek, seçtiklerimizi daha uzun süre kullanmak ve sahip olduklarımızla kurduğumuz ilişkiyi yeniden keşfetmek. Çünkü bazen aradığımız şey yeni bir şey değildir. Bazen ihtiyacımız olan, zaten sahip olduklarımızın bize ne kattığını yeniden fark etmektir.
Fotoğraflar: Unsplash, @gettyimagesfanclub